11.6 C
İstanbul

Varsa Bir Borcum, Avustralya’ya Değil, Aborjinlere

Yayınlanma tarihi:

Göçmenlik deneyimi çoğunlukla bir çelişkiler yumağıdır. Bir yanda özlem, bir yanda uyum sağlama çabası. Bir yanda, ne kadar çarpıcı olsa da yaşanmış olan geçmişin sıcaklığı, diğer yanda geleceğin belirsizliği… “Göçmen”, bu ikilemler arasında sıkışıp kalmış bir yolcudur. Eğer varsa kimliği de bu ağır yükü olup çıkar… Çünkü kimlik sadece bir pasaport ya da vatandaşlık belgesi değildir; o, insanın insan olarak içinde taşıdığı bir hikâyedir. Göçmenlik zaman zaman kimliği parçalara ayırır. Bir yanda “oradan” olmanın getirdiği aidiyet, diğer yanda “burada” olmanın dayattığı yabancılık. Göçmen, bu iki dünya arasında gidip gelirken, kendini ne tam burada ne de tam orada hisseder.

Öyle ya da böyle, bir yandan özgürleştirici, diğer yandan yalnızlaştırıcı bir halin içerisinde seyreder göçmen ve kendi kimliğini yeniden inşa etmek zorunda kalır. Peki, bu inşa sürecinde neler kaybolur, neler kazanılır? Bunları da konuşalım…

Türk asıllı Avustralyalı Deniz Ağraz’la konuştuk. Deniz, yıllardır Avustralya’da yaşayan bir göçmen. “Göçmenlik ve kimlik” üzerine orada çalışmalar yürüten bir yazar ve öğretmen. 6 Şubat 2023 tarihinde Türkiye’de yaşanan depremlerin ardından Avustralyalı göçmenlerle yaptığı etkinliklerden elde ettiği gelirleri depremzede ailelere bağışlamış. Filistin meselesinde de kendi ülkelerinde “göçmen” haline getirilmiş Aborjin’lerin mücadelesinde de bir Türkiyeli göçmen olarak Avustralya’daki göçmen siyaseti konusunda da sorumlu hissediyor kendini.

Söyleşiye başlayacağımız gün irmik helvası yapıyordu. Üst komşusu hayatını kaybetmişti. Polonyalı, yaşlı bir kadın. Tek çocuğu olan oğlu, otuzlu yaşlarında zihinsel engelli biriydi. Annesinin öldüğünü bile zar zor kavrayabilmiş ve komşularından yardım istemişti. Deniz ve sevgilisi imdada yetişmişler ve komşularını inancı doğrultusunda son yolculuğuna uğurlamışlardı. Peki ama Türkiye’den yıllar evvel ayrılmış bir ateistin elinde irmik helvasını kavurduğu o tahta kaşık ne arıyordu? Bu olaydan kısa bir süre önce, sevgilisinin kalp krizi esnasında çocukluğunun odalarından ansızın çıkagelen ve kusursuz bir şekilde okunan dualar ne arıyorsa onu… Sordum ve böyle başladık konuşmaya. “Ben,” dedi Deniz, “bunca yıla, bunca tecrübeye, olduğum ya da olduğumu zannettiğim şeylere rağmen, birini uğurlamanın başka bir yolunu bilmiyorum ki!”

14 yaşında Türkiye’den ayrıldıktan tam 6 yıl sonra geliyor ana yurda Deniz: Doğrudan, İstanbul’a. Türkiye’de yaşadığı dönemde pek de ilgili olmadığı birçok şey onu bu altı yıllık süreçte hayli yokluyor ayrıca. “Türkiyeli olmak istemediğim zamanlar da oldu,” diyor ama mesela bir süre sonra oruç tutmaya ve namaz kılmaya, elinin üzerine Türk bayrağı çizmeye başlıyor. Elbette en başından beri süren kimlik sorgulamaları, irmik helvasının kokusuyla bir kere daha çıkageldiğinde neye inandığını enikonu düşünürken, “İnsanın ne olduğu, kim olduğu konusundaki arayış hiç bitmiyor sanırım,” diye ekliyor.

Türkiye’de “Avustralyalı”, “Avustralya’da Türk” olmaktan bir hayli yorulan Deniz, hayatının en önemli deneyimlerinden birini Güney Kore’de geçirdiği dönemde yaşadığını anlatıyor ve arkası da geliyor.

Emre Dursun, Mart 2025

Tam “Ben artık uzaklardayım” derken Türkiye’de deprem oldu!

Emre Dursun: Senin için “ev” kelimesi ne anlama geliyor Deniz? Hem Türkiye hem de Avustralya’daki yaşamını ve bu iki yer, belki iki ev arasındaki duygusal bağlantını nasıl tanımlarsın?

Deniz Ağraz: Bu anlamda iki büyük değişim var benim özelimde. Bunlardan ilki Kore’de gerçekleşti. “Hayatımda ilk defa tarafsız bir bölgede yaşamaya ve çalışmaya başlamıştım ve orada kimse benim nereli olduğumu çok fazla kurcalayamadı. ‘Biraz bize benziyorsun, biraz Batılısın, hepsi çok güzel ve hiç sorun değil,” gibi bir yaklaşımları vardı ve bu bende bir rahatlama yarattı sanırım. Çünkü ondan önce ister istemez kasılıyormuşum, bunu anladım. Türkiye’de olduğumda oralı olduğumu hep bir kanıtlama halinde, buradayken hep bir ‘yabancılık’ hissi… İşte bu his Kore’de kaybolduktan ve yeniden Avustralya’ya döndükten sonra bambaşka bir kafa yapısıyla ‘Burada hayatıma devam edebilirim artık’ demeye başladım.

Sonrasındaki ikinci büyük değişim de Dominic’le tanıştıktan sonra oldu. Hayatımda ‘evim’ diyebileceğim bir yer oldu Avustralya’da: Köklerimi salabileceğimi düşünmeye başladım, daha geleceğe odaklı yaşamaya başladım. Ama her şeye rağmen hala Türkiye’den kopamadığımı da görüyorum. Mesela 6 Şubat depreminden önce, ‘Lay lay lom! Türkiye’den çok uzaktayım, haberlere bakmıyorum, orası artık benim ülkem değil’ modunda gezerken pat diye deprem oldu ve ben o görüntüleri gördükten sonra bir ay kabusta yaşar oldum. “Geri dönecek ülke kalmadı” dedim kendi kendime… O kadar çok ağladım, o kadar çok ağladım ki…

Emre Dursun: Aynı dönemde ben de Almanyadaydım. Bu duyguyu çok iyi anlıyorum. Uzak olmak, el uzatamamak! Bir Yunan televizyonu sabah haberlerini, Türkiye’deki deprem görüntülerini “Ben Seni Sevduğumi” şarkısı eşliğinde paylaşarak yayınlayınca ağlamaktan helak olmuştum. Bir destek görebildin mi peki yaşadığın ülkenin insanlarından?

Deniz Ağraz: Bu dönemde, bunları en iyi açabildiğim ve beni en iyi anlayan insan, kendisi de Katmandu’da büyük bir deprem yaşamış Nepalli bir kadındı. Zaten birlikte çalışıyorduk ama o günden sonra arkadaşlığımız daha da ilerledi. Çünkü hem duyguda hem durumda ortaklaşabilmiştik onunla. Ama diğer yandan, mesela tam da depremin yaşandığı gün burada bir derse girmem gerekiyordu ve benim kötü olduğumu gören Avustralyalı bir iş arkadaşım ne olduğunu sorunca durumu anlattım. Son derece tepkisiz ve duygusuz bir şekilde sadece şunu söyledi: ‘Ne olmuş ki, bizim de Avustralya’da bir sürü orman yangınımız oluyor.’ Evet, çok büyük orman yangınları yaşandı: Bir sürü insan ve hayvan hayatını kaybetti. İtfaiye çalışanları yangın söndürme görevinde can verdi ve biz burada hep birlikte çalışmalar yürüttük, bağışlar topladık ama ben Avustralyalı sayılmadığım için bu arkadaş tarafından orman yangını “onun” orman yangınıydı, deprem de “benim” depremim. Ben eğer burada yaşanan çeşitli facialarla ilgili bir sosyal sorumluluk projesi yürütür, onlara destek verirsem, ‘Bizim için yaptıkların için teşekkür ederiz’ demekten öteye gitmiyorlar: Bizim için! “Bizim hayvanlarımız, bizim ağaçlarımız, bizim insanlarımız. Sen buradasın ve yapıyorsun, teşekkürler ve bu kadar.’

Ayrıca bak, bugün Avustralya’nın sene içerisindeki en önemli günlerinden biri: ‘Avustralya Günü’. Ne bu biliyor musun? Beyazların, Avustralya’yı işgal ettiği gün. Son on yıldır bu nedenle çok ciddi tartışmalar oldu çünkü ben dahil birçok insan bugünü ‘İşgal Günü’ olarak tanımlıyoruz. Bu, bizim buradaki göçmen tecrübemizi Avrupa’dakilerden çok farklı kılıyor. Avrupalılara göre Avrupalılar ‘zaten’ hep oradalarmış ama Avustralya’nın tarihi çok kısa bir tarih. Yüz yirmi senelik bir ülke! Çok ciddi katliamlar gerçekleştirilmiş ve buranın yerli halkı çok ciddi acılar çekmiş ve halen çekmekte. O kadar çok gözaltında öldürülmüş Aborjin genç var ki burada. İnsanlara yaşattıkları onca acılardan sonra sırf kontrol edebilmek için bir de alkol ve uyuşturucu vermişler. Bugün Avustralya’nın alkol, uyuşturucu bağımlılığı en fazla, suç oranı en yüksek kesimi yine Aborjinler… Başta onlar, kendi topraklarının göçmenine çevrilmiş durumdalar zaten…

Emre Dursun: Göçmenlik kimliği günlük hayatında, gündelik ilişkilerinde ve iletişimlerinde nasıl bir rol oynuyor? Bu kimliğin etkilerini hissediyor musun ve nasıl hissediyorsun?

Deniz Ağraz: Evet, çift kişilikli olduğumu düşündüğüm anlar oluyor ve bunu hisseden ilk ya da tek göçmen çocuğu olmadığımı da biliyorum. Mesela iş yerinde ve sokakta karşılaştığım bir durumda, tipik bir Ortadoğulu, Akdenizli, Anadolulu -nasıl tanımlamak istersen, hepsi bana uyar- olarak içimde fırtınalar eserken ve elimi, kolumu sallayarak, sesimi yükselterek tepki vermek isterken, dışarıdan son derece sakin, duygularımdan arınmış bir Batılı gibi görünmeye çalışıyorum. Geçmişte bu rol son derece yorucu geliyordu ama artık benim için dalgasını geçtiğim bir oyuna döndü. Mesela partnerim bile ne zaman Türkiyeli ne zaman Aussie tepkiler verebileceğimi artık kestirebiliyor. Tabii ‘gerçek’ kimliğim ne, artık onu bilmiyorum. Geçen sene Türkiye’yi ziyaret ettiğimde sokakta, pazarda, toplu taşımada insanların sürekli isyan halinde olmaları, en küçük şeylerden öfke patlamaları yaşamaları beni şaşkına çevirdi. Öyle anlarda birden ‘Avustralyalı Turist’ olduğumu hissettim.

Kendime dair yakın zamanda fark ettiğim en ilginç şeylerden biri diğer göçmen kimliklerin yoğun olduğu ortamlarda, dünyanın neresinden olurlarsa olsunlar, hep daha rahat hissetmem. Bunu özellikle işyerindeki arkadaşlıklarımda ve komşuluk ilişkilerimde fark ediyorum. Apartmandaki Yunan asıllı komşularımla olan ilişkim balkondan balkona bağırarak “Kızılcık Şerbeti” dizisi üzerinden gelişirken, beyaz Avustralyalılarla “Good Morning”de bitiyor.   

Emre Dursun: Kimlik sadece kültürel kökenlerden mi oluşur, yoksa yaşanılan çevre ve toplumun etkisi de büyük mü sence?

Deniz Ağraz: Kendi adıma konuşayım, çevre, arkadaşlık, yaşadığım mahalle, yediğim yemek  gibi şeyler benim kimliğimi oluşturdu. Korelilerin yoğun olduğu bir mahallede büyüdüm, çoğunluğu Kore ve Hint asıllı kızların bulunduğu bir liseye gittim, ilgi alanlarım beni Asya çalışmaları okumaya yönlendirdi. Yirmili yaşlarındaki Deniz’e baktığımda, Türkiyeli kimliği kadar, gün içerisinde bilgi alışverişi yaptığı göçmen kimliklerin ve hayat tecrübelerinin de Deniz’in bir parçası olduğunu görüyorum. 

Göçmenlerin kendilerini borçlu hissetmesi bekleniyor…

Emre Dursun: Peki oradaki göçmen toplulukları arasında kültürel çeşitlilik nasıl bir denge sağlıyor? Birbirlerine nasıl destek oluyorlar, oluyorlar mı? Göçmenlerin kendi aralarında da dönemsel, etnik ya da dinî olarak bir hiyerarşi mücadelesi var mı?

Deniz Ağraz: Biraz önce söylediklerim burada da geçerli: Avustralya’nın yerlilerin elinden alınan bir ülke olması, buradaki göçmenlerin göçmen kimliğinin Avrupa’dakilerden biraz daha farklı biçimde evrilmesine sebep olmuş. Özellikle son yirmi senedir burada olan ya da burada doğup büyüyen göçmen çocuklarında yerli topluma karşı hassasiyet çok daha fazla görülüyor. Sanatçılar arasında da böyle. Ben özellikle göçmen sanatçılarla çalışmalar yürütüyorum ve hepsindeki ortak yaklaşım mutlaka yerlilerle birlikte hareket etme yönünde. Dahası da var: Hani birçok göçmenin yaşadığı, ‘Biz bu ülkeye borçluyuz’ hissi var ya, yani mesela ‘Avustralya Günü’nde insanlar ‘Bu ülkeye geldim, bu ülke beni kurtardı vesaire’ gibi şeyler yazar internette ya da yazardı. Hep böyle bir borcun altındasın, çünkü geldiğin yerde sahip olamayacağın birçok hakka sahip olabiliyorsun. Ki bir de yani Suriye’den, Afganistan’dan, Ruanda’dan buraya gelmiş çok sayıda insan var. Şimdi onların yaşadığı şeyleri düşün: Zorunlu sebeplerle, savaşlardan, işgallerden kaçarak buraya geliyorlar ve özellikle de onların çocukları buranın da aslında başkalarının elinden alınmış bir ülke olduğunu fark edip, onun bilinciyle büyüyor. Bu daha yeni yeni ortaya çıkan bir şey, işte dediğim gibi son yirmi senedir… İnsanlar artık beyaz Avustralya’ya değil ama her şeyleri ellerinden alınmış yerli halka karşı bir borç hissediyor. O gerçekle büyüyor çocuklar ister istemez.

Bu yıkıcı da bir şey tabii. Mesela birisi bana demişti ki: ‘Sen neden yerlilere karşı bu kadar hassassın ki, zaten kendin de buraya dışarıdan gelmişsin! Beyaz Avustralyalılardan değilsin, sen onlara bir şey yapmadın.’ Tamam, benim atalarım değildi bunu yapan ama onların elinden almış oldukları ülke bana konfor sağlıyor. Ben birçok yerliden çok çok daha iyi yaşıyorum. Göçmen topluluklarının birçoğu da Aborjin’lerden daha iyi koşullarda yaşıyor. Yaşlı göçmenler çok hassas değillerse de, özellikle benden sonraki kuşak gençler o kadar çok şeyin farkında ki, geleceğe dair umut verici bir şey bu.

Emre Dursun: Ben de bir şeyler ekleyeceğim ama önce biraz daha örneklendirebilir misin?

Deniz Ağraz: Mesela Melbourne’de, Covid virüsünün yaygın olduğu göçmen ağırlıklı bir bölgeyi polis tamamen çevirerek kapattı. Başka bölgelerde olandan farklı bir karantina uygulamasıydı bu ve ırkçılık tartışmalarını da alevlendirmişti. Kaldı ki, gerçekten de ırkçılık vardı işin içinde. Bunun üzerine medya orada yaşayanlara karşı büyük bir ilgi göstermeye başladı. Bir sürü insanla söyleşiler yapıldı. Onlardan birini okumuştum ve hâlâ hatırlıyorum: 55-60 yaşlarında Somalili bir göçmendi ve şöyle diyordu: ‘Ben buraya savaştan kaçarak geldim ve büyük zorluklar yaşadım, çok kötü şeyler gördüm. Bugün benim kızım pek çok şeyin ırkçılık olduğunu savunuyor ama ben bununla yaşamaya devam edebilirim. En azından, bu ülkede her yıl verdiğim vergilerin nereye gittiğini gösteren bir belge gönderiyorlar benim evime.’ Yani yaşlıların ırkçılık anlayışıyla, gençlerin ırkçılık anlayışı, göçmenliği kabullenişi çok farklı. Bu anlamda da ciddi değişiklikler oldu son yirmi sene içerisinde.

Emre Dursun: Yine Almanya’da bulunduğum dönemden bir örnek vermek istiyorum ben de. Senin deneyiminden farklı olarak ben şunu gözlemlemiştim: “Omas Gegen Rechts” (OGR) diye bir oluşum var mesela. Kurucusu, Monika Salzer adında Avusturyalı bir rahibe! Protestan bir ilahiyatçı, yazar ve dahası psikoterapist. Avusturya’da hükümet politikalarına tepki olarak kuruyor bu grubu ve grup derken şaka yapmıyorum çünkü başlangıçta bir Facebook grubu bu. 2018’de dernekleşiyorlar ve Avusturya ile birlikte Almanya’da da aktif bir hale geliyorlar. Bugün her iki ülkede de ırkçılığa karşı gösteriler başta olmak üzere birçok eylemde başı çeken, dikkat çekici bir sivil toplum örgütü. İsmiyle müsemma yani tüm üyeleri yaşlı kadınlardan oluşuyor ve sözlerinin, tavırlarının, eylemlerinin de ciddi bir karşılığı var. Benim hem onlarda hem de savaşı, Holokost’u görmüş yaşlılarda gördüğüm şu olmuştu: Daha damardan, daha içten bir şekilde karşılar ırkçılığa. Acısını görmüş ve yaşamışlar, dolayısıyla çok net bir itirazları ve isyanları var. Aynı şekilde ırkçılık karşıtı gençler baştan aşağı aynı noktada ve bence doğru yerde durmakla birlikte daha teorik, daha yapay kalıyorlar onların yanında. Ama aynı şey ırkçılar konusunda da geçerli. Yaşlılar bu konuda da gençlere oranla daha ihtiraslı. Evet, son sözü gençler söyleyecek ve daha teorik, daha yapay, daha duygusuz bir şekilde bu kararı verecekleri için sonuç muhtemelen eskisi kadar acılı olmasa da daha net ve daha pervasız olacak gibi geliyor bana… Biraz da ırkçılık mefhumunu anlatsana.

Deniz Ağraz: Seni desteklerken ve sorunu yanıtlarken, göçmen grupları arasındaki farklılıkları da biraz daha deşerek ilerleyeyim o zaman… Ama hani bazı solcular “Irk diye bir şey yoktur” diye bir şey geveleyip dururlar bazen. Tamam da sen bunu bir de siyah Amerikalıya sor bakalım ya da yerli bir Avustralyalıya sor, gerçekten de beyazlara hiç benzemeyen bir Asyalıya sor. O kadar gerçek bir şey ki ırk konsepti onlar için. “Toplumun büyük kısmından farklı görünmek…” Sor bakalım onlar için ne demek? Şimdi ben Batılıya benzeyen ‘normal’ Türkiyeli bir vatandaşım. Sokakta yürürken saldırıya uğrama gibi bir korkum yok burada. Bana ten rengim için hiçbir zaman kötü bir şey söylenmedi. Ben ancak ağzımı açtığım zaman ırkçılığa uğradım. Ama benim mesela Doğu Asyalı, Arap, başı kapalı kadın arkadaşlarımın tecrübeleri o kadar farklı ki, bu yüzden göçmen grupları da kendi aralarında elbette deneyimlerle ayrışabiliyorlar birbirlerinden. Sadece kuşak farklılıkları da değil mesele…

Dünya üzerinde, Atina’dan sonra en çok Yunanlının bulunduğu yer herhalde Melbourne şehri. Yunanlılar ve İtalyanlar ilk geldiklerinde çok ciddi ırkçılığa maruz kalmışlar ama bugün bakarsan, el üstünde tutulanlar onlar. Hepsi de çok refah içinde ve gayet “cool”. Şu anda herkes İtalyan ve Yunan asıllı olmak istiyor mesela. 

Emre Dursun: Peki onlar bu yollardan geçmiş insanlar, topluluklar olarak nasıl bir yaklaşım sergiliyorlar “taze” göçmenlere karşı?

Deniz Ağraz: Onların da yine çocukları çok duyarlı ama kendileri genellikle Ortodoks ya da Katolik oldukları için, Müslüman topluluklara karşı tepki gösterenlere sık rastlanıyor içlerinde. Irkçılar arasında, göçmenler birbirlerine karşı çok daha fazla ırkçılık yapıyor aslında. İtalyanların 50’li, 60’lı yıllarda yaşadıklarını 80’li, 90’lı yıllara gelindiğinde Türkler yaşamaya başladı. Şu an “yeni İtalyanlar”, Türkler bu yüzden… Yani yavaştan biz de beyazdan sayılmaya başladık, ne mutlu!

Burada Hindistan’dan da çok sayıda göçmen var ve biliyorsun orada hem dinsel hem sınıfsal ayrımlar daha keskindir. Bugün IT ve sağlık sektörü başta olmak üzere, çalışma yaşamının birçok alanını domine eden Hintliler, o Kast Sistemi’ni de olduğu gibi buraya getiriyorlar. Türkler için de aynı şey geçerli. Kendi içlerinden başlıyorlar önce ayırmaya, sonra diğer gruplara sıçrıyor.

Mesela benim burada tanıdığım Yunanlı ve Ermeniler, Türk olduğumu öğrendiklerinde nefret ediyorlar benden ama Türkiye’de aynı milletten insanlarla birçok şeyde daha kolay ortaklaşabiliyorum. Bunu da ben şöyle değerlendiriyorum açıkçası: Burada yaşayan göçmenler yeni hikâyeler yaratamadıkları için tarihte olan şeyler üzerine duyulan nefret kuşaklarca devam ediyor.

Irkçılığın bin türlü hali var!

Emre Dursun: Sanırım, eskisi ancak yeni bir düşman geldiğinde “serbest bırakılıyor”. Türkiye’de, özellikle de Kürtlere aşağılayıcı şeyler söylemek istediklerinde, “Buranın çok kadim toplumları vardı: Yunanlılar, Rumlar, Ermeniler” diye iştahla sayanlar, saydıkları toplulukları da bizzat kendileri halletmişti zamanında. Bugün de Arap nefreti, Kürt düşmanlığını azıcık geriletmiş görünüyor ama ırkçılık hayaleti de peşimizi hiç bırakmıyor galiba… Yine de sormak istiyorum ben: Senin ırkçılıkla mücadelede geleceğe dair umutların var m? Bu mücadelede nasıl bir yol izlenmeli?

Deniz Ağraz: Yok! Benim şahsen ırkçılığın biteceğine dair bir umudum ve düşüncem yok. Senin verdiğin örnekler de bu minvalde zaten. Sadece şekil değiştirecektir. Mesela, “Hayır, ismi Muhammed olan birini işe almıyoruz” gibi yaklaşımların yerine ‘subtle racism’ (ince ırkçılık) geçecek, ki zaten şu an onu yaşıyoruz. “Ahh sen Müslüman değil misin, neden domuz yiyorsun?” gibi ya da Ortadoğulu bir kadına elini uzatan erkek patronun “Is it OK?” diye sorması gibi ya da eşcinsel is arkadaşının senin doğduğun ülke sebebiyle homofobik olduğunu düşünüp, Onur Günü’nde gökkuşağı bayraklı bir sembolle işyerine gittiğinde ‘şok olması’ gibi. “Oh my God!” E oh my god tabii! Geçmiş olsun! 

Emre Dursun: Daha özelde, senin şahsi olarak ırkçılığa karşı mücadele ederken, kendini savunurken karşılaştığın en büyük zorluklar neler oldu?

Deniz Ağraz: “Sen zaten buralı değilsin, Avustralya siyaseti, tarihi hakkında birçok şeyi bilmiyorsun’ denmesi -ki ilginç bir şekilde bu tepki ‘Avustralya yerlilerinin haklarını savunan’ beyaz bir ‘aktivist’ten gelmişti. Bir diğeri de ‘stereotyping’ (klişeleşme). 

Emre Dursun: Bu anlamda oldukça aktif olduğun için soruyorum: Irkçılığa karşı mücadelede sanat ve kültürün rolü nedir? Sanatçılar bu mücadelede nasıl bir etki yaratabilir? Düzenlediğin organizasyonlarda bununla ilgili neler gözlemledin?

Deniz Ağraz: Elbette yazarlar, müzisyenler ve bütün sanatçılar bu anlamda çok etkili ama güncelden bahsedeyim: Şu an Filistin yanlısı beyaz, göçmen, yerli bütün sanatçıların, gazetecilerin susturulduğu, cezalandırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bu sektörlerde iplerin hep ‘birilerinin’ elinde olduğu bir ülkede yaşadığımızdan her zaman bahsedilirdi ama ben ve benim gibi birçok kişi galiba daha yeni uyandık. Bir anda sergiler, programlar iptal edilmeye başlandı, tiyatro oyuncuları işlerini kaybetti. Daha dün Venedik Bienali’nde Avustralya’yı temsil edecek olan Arap asıllı sanatçı, geçmişteki Hizbullah yanlısı eserleri bahane edilerek programdan alındı. Bunun üzerine ardı ardına birçok kişi istifa etti. 

1 sene önce Hristiyan Arap asıllı, dünyalar güzeli gazeteci Antoinette Lattouf, X’te (twitter) Human Rights Watch’in istatistiklerini paylaştığı için ABC’de görevden alındı. Oysa aynı istatistikleri zaten ABC haber yapmıştı! Sorun sosyal medyada paylaşması değildi yani, kadının Filistin yanlısı bir Arap olmasıydı. ABC’ye açtığı dava iki haftadır devam ediyor ve şu an Avustralya’daki tartışma konularından biri “Ortadoğu ırkı diye bir şey var mı yok mu”?! Çok şükür ki varmış, bizi başka bir ırktan sayıyorlarmış, onu da öğrenmiş olduk! 

Emre Dursun: Göçmenlerin, bulundukları yeni toplumda eşit haklara sahip olmaları, kimlikleri üzerinde ne tür etkiler yaratır?

Deniz Ağraz: Bir kere, gettolaşmanın önüne geçer. Çünkü gettoların aslında ortaya çıkma sebebi eşit haklara sahip olmamak, ikinci sınıf vatandaş gibi hissetmek, “alienation”. Bu nedenle aynı kültürden gelen topluluklar birbirine yakın yaşamayı tercih ediyor, diğer topluluklarla ilişkileri minimuma iniyor ve o ortamda büyüyen sonraki kuşaklar bunun dışına çıkmak istemiyor, çıkamıyor da. Çünkü o getto hayatı dışında başka bir hayat tecrübesi edinemiyorlar. 

Emre Dursun: Göçmenlik ve kimlik konusunda toplumda daha fazla farkındalık yaratmak için ne gibi önerilerde bulunursun kişisel olarak?

Deniz Ağraz: Ya en basitini temenni edeyim: Şu çocuk bezi reklamlarında göçmen anne-babalar oynatılsın mesela, dizilerde göçmen karakterler artık başrolde olsun, ne bileyim, İngilizceleri aksanlı olsun. Dilleri kırık, dökük olsun ama bir zahmet hep ezik, hep dışlanmış olmasınlar. Orayı burayı bombalamayı planlayan terörist karakterlerin dışına çıkılabilsin. “Çok kültürlü” tabiri kadar canımı sıkan başka bir şey yok benim bu ülkede. “Çok kültürlüyüz” ama hep ana kültürün dışındayız, ki ana kültür sayılan şey de Anglosakson Avustralya! Yerliler dışında herkesin göçmen olduğu şu ülkede neden bazı gruplar “daha bir göçmen” diye sormak istiyorum ben de.

Emre Dursun: Göçmenlerin gelecekte daha iyi bir hayat kurmaları için neler yapılabilir sence?

Deniz Ağraz: Bu çok zor bir soru, neresinden başlanır bilmiyorum. İlk aklıma gelen şey göçmen çocuklarının aileleriyle daha sağlıklı bir iletişim kurması için ana dillerini konuşabilmesi, bu bence çok önemli. Çünkü birinci ve ikinci kuşak arasındaki iletişim kopukluğu göçmen gençleri suç işlemeye, radikalleşmeye ne yazık ki daha meyilli kılıyor.

Emre Dursun: Son olarak, farklı kültürler arasında diyalog ve anlayışı artırmak için nasıl bir yol izlenebilir? 

Deniz Ağraz: Çok küçük yaşlardan itibaren herkesin farklı özelliklere sahip ama eşit olduğunun vurgulanması, bu bilgiyle büyümek çok mühim bence. Tabii çocuklardan çok ebeveynlerin bu eğitime ihtiyacı var. Dünyanın iki ayrı noktasından gelmiş ailelerin çocuklarının yan yana nasıl büyüdüklerine, farklı kültürlerden, dinlerden, ırklardan geldiklerini küçük yaşta görmediklerine ama büyüdükçe ailelerin ve çevrenin etkisiyle bu yaklaşımdan koptuklarına defalarca şahit oldum maalesef.

Benzer İçerikler

spot_img

Son İçerikler

spot_img