6 Şubat 2023 tarihinde yaşanan ve merkez üssü Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi olan korkunç depremin en yoğun etkilediği kentlerimizden biri olan Hatay’da, Reyhanlı’da dünyaya gelmiş Hamit. Reyhanlılı bir Arap. Ailesinin çiftçi olması sebebiyle çocukluğundan itibaren bağ, bahçe, tarla işleriyle meşgul olmuş. Lisenin birinci sınıfını bitirdikten sonra Kıbrıs’a gidip inşaatlarda çalışarak okul harçlığını çıkarmış. Lise sonrası otomotiv üzerine öğrenim görmek üzere üniversiteye kayıt yaptırdıysa da ekonomik nedenlerle sürdüremeyeceğini anlayarak okul hayatını sonlandırmış.
Sonrasında yine ekmek kavgası… Askerlik öncesinde ve sonrasında başta mevsimlik işler olmak üzere birçok yerde işçi olarak çalışmış. Bir dönem Mersin’de bir arkadaşının restoranının işletmesini üstlenmiş. 2012 yılında da “Aile Birleşimi Vizesi” ile Almanya’ya gitmiş. Başlarda orada da ayırmaksızın çeşitli işlerde çalışmış. 2015 yılından beri ise, arabaların iç metalik aksamlarını üreten bir firmada işçi.
Sınıf mücadelesine yürekten bağlı bir işçi-göçmen olarak hem Türkiye hem de Almanya’da başka göçmenlerin yaşamlarını, sosyal alışkanlıklarını, gelir düzeylerini, çalışma koşullarını, kimlik arayışlarını ve aslında hemen her şeylerini yakından gözlemlemiş ve bunlar üzerine kafa yormuş, bu alanlarda mücadele yürütmüş biri Hamit Yayar. Deneyimleri ve gözlemleri çok önemli…
Emre Dursun, Mart 2025
Emre Dursun: Nerede, nasıl başladı yolculuğun Hamit?
Hamit Yayar: Doğup büyüdüğüm yerde, Reyhanlı’da geçti çocukluk ve ilk gençliğim. 15-16 yaşlarından sonra değişik şehirlerde bulundum. Bir dönem Kıbrıs’a gittim; Antalya’da, Mersin’de yaşadım ama Türkiye’deki hayatımın önemli kısmı Hatay’da geçti. Türkiyeli bir Arap’ım. Burada doğup büyüdüm ama biliyorsun Hatay’ın Türkiye’ye ilhakı ya da katılması (nasıl değerlendirirsek) esnasında sınır çekiliyor ve akrabalarımızın bir kısmı Türkiye’de bir kısmı Suriye’de kalıyor. Ben Türkiye’de kalan kısımdayım…
Emre Dursun: Suriye’de kalan akrabaları ailece ziyaret etme, gidip görme şansınız oldu mu peki daha sonra?
Hamit Yayar: Tabii. Özellikle 2003’te, “Türkiye ile Suriye’nin iyi ilişkileri” başladığında ya da Suriye yönetimi hariç herkesin fark ettiği bir biçimde Suriye kuşatıldığında demek daha doğru belki, özellikle bir kolaylık sağlanmıştı. O dönemde biz de gidip gelme fırsatı bulduk. Önce bayramlarla başladı, sonra devam etti.
Emre Dursun: Göçmenliğin birçok formunu taşıyormuşsun gibi hissediyorum. Bu durumu ve duyguyu Türkiye’de de yaşadın mı? Özellikle Hatay’da ama elbette daha sonradan bulunduğun şehirlerde de? “Özellikle Hatay” diye soruyorum çünkü oradan uzaklaştığında “sudan çıkmış balık” gibi hissetmiş de olabilirsin, öyle ya… Velhasıl, göçmenlik kimliğinle ve bilhassa ırkçılıkla alakalı neler deneyimledin?
Hamit Yayar: Ya o kadar doğru bir noktadan yaklaştın ki konuya… Bu benim bir anlamda yaram, hatta travmam zaten. Sadece benim de değil tabii. Benden önceki kuşaklardan başlayıp ardımdan gelenlere de yayılan bir süreç bu. Türkiye’de kimi zaman açıkça, kimi zaman da üstü örtük yapılan ırkçılıklara maruz kaldım, kaldık ne yazık ki. Ben orta halli bir ailenin çocuğuyum, babam çiftçi. Söz konusu travmam da okula gitmemle başladı diyebilirim ve ayrımcılık, ırkçılık da orada deneyimlediğim bir şey oldu ilkin. Çünkü anadilim Arapça ve ben okula gittiğimde neredeyse tek kelime Türkçe bilmiyordum.
Babam çiftçiydi, annem ev hanımı. Onların da kendini ifade edebilecek düzeydeydi o zaman Türkçeleri. Belki biraz daha fazla olabilir. E dedemle ninem, aynı avluda yaşadığımız insanlar, hiç Türkçe bilmiyorlardı ve bana sürekli bir şeyler anlatıyorlardı, bu çok da hoşuma gidiyordu ama diyaloglarımız da hep Arapça devam ediyordu. Dolayısıyla okula başladığımda Türkçem yoktu.
Emre Dursun: Ne getirdi bu?
Hamit Yayar: Emre, bu eğitim hayatımı sakatladı. Bazılarına basit gelebilir ama anlatayım, hani biliyorsun, panolarda “Resimli Anlatım” diye bir kısım vardır ilkokullarda. Öğretmen, oradan bir şey sorduğunda, gördüğüm şeyin elma olduğunu biliyordum ama Arapça söylüyordum: “Tuffah” تفاحة. Kış mevsimini işlerken kar görüp Tellic الثلج diyordum veya bir kitapta gördüğüm şeyin bal olduğunu biliyordum ve kendimce de bal diyordum: “Aesell” عسل. Ama her cevapladığım, üstelik kesinlikle doğru cevapladığım sorudan sonra bir tokat yiyordum.
Emre Dursun: Üstelik bu, Arap yurttaşların yoğunlukta olduğu bir yerde, Hatay’da oluyor?
Hamit Yayar: Evet, Hatay’da. 1994-95 yılları! Bu durum bende ister istemez bir travma yaratmıştı. Korkarak konuşmaya başlamıştım. Ne söylesem yanlış diye düşünüyordum. Konuşuyordum, susuyordum, düşünüyordum ama istikrarlı bir şekilde dayak yemeye de devam ediyordum. Artık bir yerde gidip evde anlattım bunu. Babam zaten sabahtan akşama tarlada, haberi bile olmadı, annem ve dedem ise bunu duyduklarında olayı tam olarak kavrayamamışlardı sanırım. Sanki ben bir hata yapıyormuşum da öğretmen bana o yüzden vuruyormuş gibi bir yaklaşım sergiliyorlardı.
Yanlış hatırlamıyorsam üçüncü ya da dördüncü aya kadar tahammül edebildim buna. Bu tabii bütün hayatımı şekillendiren bir şey oldu. Çok isyankâr bir kimliğe bürüdü beni. “Ben gitmeyeceğim” dedim okula. “Kesinlikle ben bu şartlarda okumayacağım”. Reddettim. Hemen başladılar: “Ya işte bu henüz çok küçük.” Ailem de anlamadı, meramımı tam kavrayamadılar. “Herhalde okumak istemedi, okulu kaldıramadı, neyse hadi bu yıl evde kalsın” falan dediler… Sonraki yıl yine başladım. Ama bu kez farklı bir öğretmenle karşılaştım, ki kendisiyle halen görüşürüm. Daha sabırlı, daha insancıl, daha bilinçli yaklaşıyordu. Özellikle bana ve “benim gibi” olan çocuklara. Çünkü sınıftaki herkes Türkçe bilmiyor değildi. Bizim aramızda Türkçe bilen, Türk olan ailelerden gelen veya Arap olduğu halde Türkçeyi öğrenmiş çocuklar da vardı. Onlar daha şanslıydı biraz. Bizimle özel olarak ilgilendi bu öğretmen. Belki de kendi zamanından feragat ederek bize Türkçeyi sabırla öğretti. Böyle hatırlıyorum. Yani 4. sınıfta falan ben artık korkmadan kendimi ifade edebilmeye başlamıştım. 4. sınıfa kadar aldığım eğitim ne kadar “eğitim” sayılır? O da işte pedagojinin veya eğitim bilimcilerin konusudur. 6 ve 7. sınıfta iken kitap okuma alışkanlığıyla Türkçemi daha da geliştirdim. Her ne kadar konuşurken aksanıma yansısa da sen beni biraz tanıdığın için biliyorsun, yazarken kendimi daha iyi ifade edebiliyorum. Türkçem şu an çok iyi, hatta belki de Türkçeyi birçok Türk’ten daha iyi kullanabilirim bu anlamda. Ama konuşurken aksan hâlâ baskın çıkıyordur. Bundan da şikayetçi değilim bu arada.
Ama düşünsene, kendi hayatımda “farklı” olmanın veya işte göçmen, mülteci olmanın yansımasını galiba ilk kez bu ilkokul zamanlarında deneyimledim. Pek erken… Bu bende kişiliğimi ve bilincimi şekillendiren bir başlangıç noktası oldu bence. Sonra zaten ortaokulun sonu işte lisenin ilk yılında falan biraz daha politize olmaya başladığımda, “Ha demek bunlar bu nedenlerden dolayı benim veya diğer insanların başına geliyor” ayrımına ulaştım. O süreçten sonra daha dikkatli gözlemlemeye başladım toplumsal olayları. Özellikle göçmenlik, mültecilik veya bizim gibi farklı olan insanlara, Türk olmayan insanlara Türk olmadığımızın her yerde hissettirilmesinin yankısını daha iyi not ettim (tabiri caizse) hayatta. Bugüne kadar o notların alt toplamlarıyla kendimi sürekli uyandırdım. Birbirini tamamlayan olgularla da devam etti bu.
Sonra dışarıya, farklı şehirlere gittiğimde yine bunları gözlemledim, deneyimledim. Mesela Antalyalı arkadaşımla ev arıyoruz. O farklı bir sebepten ev arayışı içerisinde, ben ise orada dönemsel olarak çalışacak bir işçi olarak ev arıyorum. Hikâyenin öznesi olarak başıma gelen kısmı anlatayım: CHP bayrağı asılı bir eve gittik. Ev sahibi kadınla arkadaşım konuştu yoğun olarak ama benim aksamını da duyduğu noktada “Arap mısınız?” diye sordu bana. E “evet” dedim tabii. Hiç duraksamadan “Bizde Araplara verecek ev yok” diye kükredi. O dönem henüz ortada “Suriyeli sorunu” falan da yok yani. Yıl, 2007. Antalyadayız. Sonra Muğla’da da benzer şeylere şahit oldum. Orada da “farklı” olduğumu aksanımdan, dilimden, konuşmamdan anlayan herkes aynı şekilde davrandı. Şimdi Emre, hani özellikle sosyal medyada, tırnak içerisinde, herkes “Hatayımız” minvalinde bir yaklaşım sergiliyor ya, ben o yazılanları, söylenenleri gülümseyerek okuyorum sadece… Çünkü okul hayatımda, sosyal hayatımda, iş hayatımda bundan fersah fersah öte davranışlara maruz kalmış bir insanım ve ne gördüğümü de biliyorum. Ben burada susayım da sen devam et…
Emre Dursun: Şunu söyleyeyim: “Hatayınız” zaten oradaydı. Yani madem öyle, sahip çıkardınız bütün unsurları ile beraber. Gittikten sonra “Hatayımız” demek daha kolay geliyor demek ki… Peki Hamit, bilmiyormuş gibi yapayım: Almanya’ya gittiğinde kaç yaşındaydın?
Hamit Yayar: 22 yaşındaydım. 36 yaşındayım şu an, onu soruyorsan…
Emre Dursun: Yani aslında çok da geç bir zamanda gitmemişsin. Nasıl gelişti bu süreç?
Hamit Yayar: Önce askerlik araya girdi. Askerlikten sonra bir yıl Mersin’de bir restoran işlettim bir arkadaşımla birlikte. Ondan sonra 2011’in sonlarına doğru şu andaki eşimle tanıştım. 2012 Ağustos’ta da evlendik ve Almanya’ya geldim. O süreçte tabii dil ve entegrasyon kursu vardı.
Emre Dursun: Eşin önceden Almanyadaydı herhalde?
Hamit Yayar: Evet, Almanya’daydı ve Almanya doğumlu. Buraya geldikten sonra da altı ay boyunca dil ve entegrasyon kursuna gittim. O verimli geçti. Ondan sonra birtakım işlerde çalıştım. Serbest işlerde çalıştım. İşte bu ev taşıma işi oldu, temizlik işi oldu vesaire. Ondan sonra 2015’te şu anki çalıştığım fabrikaya girdim ve orada kaldım. Yani arabaların iç metalik aksanını üreten bir firmada çalışıyorum halen işçi olarak.
Emre Dursun: Yani böylece Türkiye’deki göçmenlik hikâyen bitti ve Almanya’daki başladı.
Hamit Yayar: Evet ama ben zaten “idmanlı” olarak gitmiştim oraya.
Emre Dursun: Çok güzel… Anlat bunu biraz daha.
Hamit Yayar: Türkiye yaşadığım şey tam bir göçmenlik olmasa da yani adı göçmenlik olmasa da göçmenlerin maruz kaldığı her şeye, belki de daha fazlasına maruz kaldım… Buraya idmanlı bir şekilde geldik tabii ama buradaki kurslarda farklı etnik gruplardan insanlar vardı. Dolayısıyla orada çok fazla bir ayrımcılık yaşamadım. Çok yüzeysel, belki de kültürel anlamda tartışmaya girdiğimizde oradaki öğretmen arada bir bize bir “alt kültür” muamelesi çekiyordu, o kadar. Belki de bunda haklılık payı da olabilir. Bu çok ayrı bir konu, ayrı bir tartışma konusu.
Emre Dursun: O ne demek? Nasıl bir “haklılık payı” yani?
Hamit Yayar: Ya çünkü insan belli bir geleneğin, göreneğin içerisine doğuyor ve o alışkanlıkları devam ettiriyor. Kendi açımdan söylemesem de genel anlamda. Sınıfın içerisinde Afgan da var, Ukraynalı da var, İranlı da var vesaire ve her insanın davranış biçimi, yaşayış biçimi, kültürü farklı. Bahsettiğim Alman öğretmen de kendisini, yine tırnak içerisinde söyleyelim bir “üst basamaktan” görerek diyalog kuruyordu daha çok. Kendini öyle konumlandırarak… “Burada böyle, burada böyle yaşamalısın. Burada insanlara sabahleyin günaydın demelisin” vesaire. Bunlar çok güzel. Çok acıtan hadiseler değildi aslında benim açımdan ama iş hayatına başladığında orada başka bir şey başlıyor. Hani tekrar sana farklı olduğunu, senin daha zor olan işi, daha ağır olan işi gönül rızasıyla yapmak zorunda olduğunu üslupla, dille, davranış tarzıyla dayatan insanlarla karşılaşıyorsun. Ama burada ben şunu da söylemek zorunda hissediyorum kendimi: Açıkçası, direkt oradaki insanlardan çok sisteme öfkeleniyordum bunlarla karşılaştığımda.
Yani çünkü insanlar birçok noktada kendileri yaşamı belirleyecek bilinçte değiller. “İnsanların bilincini belirleyen şey yaşamdır,” diyor ya Marx, onun gibi… Fakat ben bunun bilincinde olduğum için, kendimi öyle konumlandırdığım için sürekli bunun altını çiziyordum. Bu insan değil, herhangi bir insan değil, senin asıl öfkelenmen gereken şey sistem. Çünkü sistemin kendisi insanlara bir bilinç üretiyor, bir bilgi üretiyor ve medya tüketim kültürüyle, okulla, toplumsal yaşamla o bana, mülteciye, göçmene kötü davranan, insanlık dışı davranan bir birey oluşturuyor. O bilinçsel öğreti böyle enjekte ediliyor. Dolayısıyla oradaki özne, kızdığım özne sistemin kendisiydi ve şuna da çok dikkat ettim: İnsanlar hiç ummadığım kadar apolitik! Dünyada neler olup bittiğinden, kendi yaşadığı ülkede cereyan edenlerden bihaber, sonrasında da muhakeme yeteneğinden yoksunlar zaten. Yani abartmadan söylüyorum, inan: Buna fabrikada da denk geliyorum, okul aile birliği toplantılarında da denk geliyorum, öğretmenlerle sohbet ettiğimde de fark ediyorum.
Şey yapmış yani sistem: “Sadece kendi alanında kendi yaşamını idame ettirebilecek kadar bilgiye ve bilince haiz ol yeter” öğretisini kabul ettirmiş insanlara ve kendileri dışındaki hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar. Ben iş yerinde Alman akranlarımla sohbet etmeyi falan deniyordum, hayatlarındaki tek motto şuydu: Fabrikadaki mesaim bitsin, eve gideyim, PlayStation’ı açayım, biramı içeyim, esrarımı sarıp çekeyim, yeter… Hayatta neler olup bittiğine, insanların ne acılar çektiğine aldırmadan veya kendi içinde yaşadığı yabancılaşmanın ne olduğunun farkına varmadan yaşam süren insanlar kitlesi, kümesi…
Emre Dursun: Bunu sadece “göçmen” kimliğinle ve sadece göçmenler açısından söylemiyorsun anladığım kadarıyla. Alman toplumuna da bir eleştiri getiriyorsun… Her iki tarafta da mı var aynı şey? Ortaklaştıkları en önemli şey “uyuşmak” mı?
Hamit Yayar: Kesinlikle! Her iki toplumda da çünkü yine az önce söylemiştim hani bir medya tüketim kültürü var. Bu insanlara muazzam hayat sunan, sosyal medya veya ana akım medya, “hayat bu kadar sizin için” empozesi. Yılda eğer bir hafta da tatil yaparsanız mükemmel bir hayat yaşıyorsunuz, aman ne alâ varsayımı. İnsanlara bir biçimde kabul ettirilmiş olan şey bu yani. Onlar hayatı bundan ibaret görüyorlar.
Emre Dursun: Sağ yönelim bu kadar artarken esrarın yasal hale gelmesi, solcular tarafından bir özgürlük nimeti gibi görülürken acaba iktidar cenahında da bir teslim alma yöntemi olarak mı kullanılıyor diye ben de düşündüm sıkça… Çeksinler, içsinler, otursunlar, uyusunlar, hiçbir şeye de karışmasınlar, biz halledelim. Uyusunlar yani. Ne dersin?
Hamit Yayar: Çoğunlukla aynı şeyi düşünüyorum. Hatta biraz daha verilere yaslanarak söyleyeyim: Mesela Almanya’da şu an 3,5 milyon insan “mülteci” statüsünde. Çünkü daha önce gelenler “süresiz oturum hakkı” edindiği için mülteci statüsünde değerlendirilmiyor. Güncel olarak, 3,5 milyon. Yani Almanya nüfusunun yüzde dördüne tekabül ediyor bu. Ama ben şunu biliyordum ki %20-30 civarı bir “yabancı” var. Ben Nürnberg’e 90 km. mesafede ikâmet ediyorum ve bundan bir yıl önce okuduğum bir raporda Nürnberg kentinin % 46’sının yabancı olduğunu öğrenmiştim. Almanya’da en çok “yabancı” yaşayan kentlerden biri burası. Ama aslında şunu anlatmaya çalışıyordum: Hani bu verilerle yüzde 4’e tekabül eden nüfusa yaklaşıyor AfD ve işte AfD ardılları. (E.D.: Bugün bu oran daha yüksek.) “Almanya’daki bütün sorunların ana unsuru bu göçmenlerdir” diyen bir kafa. Bu algıyı ikame ediyorlar. Oysa baktığında %4 koca bir ülkede her anlamıyla ne kadar sorun yaratabilir? Şöyle bakalım, şöyle düşünelim: Bugün Almanya’da ya da Türkiye’de, diğer ülkelerde de bence böyledir: Lağımcılık da dahil en “pis işleri” (hiçbir iş de “pis” değildir bu arada çünkü emek vardır içinde) yapan insanlar o ülkenin göçmenleridir. Temizlik, geri dönüşüm, hizmet alanları, her neyse… Her yerde! “En alt”, “en zor”, “en pis” işleri biz göçmenler yapıyoruz. Kendini geliştirdin diyelim. Bu beyaz yakalı, mavi yakalıların, hayal satan mavi yakalıların, beyaz yakalıların dediği gibi işte “sen kendini geliştir, dil öğren, iyi bir meslek öğren” vesaire… Tamam, öğren. Benim akademisyen arkadaşlarım da var. Üniversitede. Onlar da kendi aralarında bu hiyerarşiye maruz kalıyorlar. Ben de fabrikada naçizane işte üç tane makinenin programını biliyorum. Hatta o makineleri hemen hemen söküp tekrar birleştirecek kadar uzmanlaştım, çalışırken kendimi yetiştirdim. Ama dönüp dolaşıp bir Almanla aynı anda bir makinede çalıştığımda, hepsi değil elbette ama o Alman şey hissettiriyor sana: “Seninle şu an aynı işi yapıyoruz ama yine de benden daha zor işi benden daha iyi yapmak zorundasın!”
Emre Dursun: Deniz’le yaptığım sohbetin senden önce olması çok iyi oldu aslında. Zihnim, beynim öyle açıldı ki… Bak bir Avustralya’da birinden bahsediyoruz. Müthiş İngilizce bilen, orada tarih öğretmenliği yapan, yıllardır orada yaşayan bir insan. O anlatıyor… Aynı şeyleri sen de anlatıyorsun ama. Dil bildiğinde farklı, bilmediğinde farklı tarzda bir ayrımcılık. Şimdi ben burada, Çanakkale’de bir tane Suriyeliyi, Afganlıyı ve dahi söz gelimi Gaziantep’ten gelip henüz buraya yerleşmiş birini çevirip konuşsam muhtemelen o da aynı şeyleri anlatır. Çalışmayıp sosyal yardım alan birine başka, iş gücüne katılıp vergisini ödeyene başka ama eninde sonunda aynı zihinden beslenen bir dışlayıcılık… Kim bilir sen de hangi hallerini gördün bunun?
Hamit Yayar: Tam olarak öyle. Herhangi bir üretimde, eğer üründe bir hata olursa akla gelen ilk sorumlu “yabancıdır” mesela. Ama eğer ortada bir başarı varsa o ya paylaşılır ya da diğer tarafa yazılır. En iyi ihtimalle “teknik bir sorun” söz konusudur. Sen fabrikada çalıştıysan şahit olmuşsundur veya duymuşsundur en azından: Diyelim kendi çalıştığın makinede bir “öneri yaptığında” prim alırsın. O geliştirmeden, girişimden, sunduğun fikirden dolayı. Ben ilk geldiğimde bunu bilmiyordum tabii. Ama Alman iş arkadaşım biliyordu ve ne yaptı dersin: Bana bu uygulamadan bahsetmek yerine güzelce beni dinledi ve kendisi bulmuş gibi bir kağıt düzenleyerek kurula iletti. Bir müddet sonra başvuru yaparak oradan parayı almış. Ben, fabrikada çalışan bir başka Türk’ten duydum bunu ve öyle öğrenmiş oldum. Orada bir tür denetmen olarak çalışan bu fikir ve emek hırsızı arkadaş birkaç zaman sonra yine gelip, “Şunu şöyle yapsak nasıl olur?” diye yeni bir şeyler daha araklamaya çalıştığında soğuk bir şekilde bakmıştım yüzüne. “Herhangi bir önerim yok,” dedim doğal olarak. Olsa da yok yani. Kısacası, her manada etinden, sütünden, fikrinden yararlandığı halde bir de sana nefret besleyen bir insan tohumuyla karşı karşıya olduğunu iliklerine kadar hissediyorsun ırkçıların karşısında.
Mesela iş yerinde, koridorda bir iş arkadaşım yanımdan geçerken beni göstererek sözde espri yapıyor: “Aaa şu Arap’a bak, çok enteresan,” bilmem ne… Almanca bunu söylüyor vesaire. Artık bir yerden sonra arkanı dönüp, gülüp geçiyorsun bazı şeylerde. Çünkü dediğim gibi, zaten evvela çocukluğunda daha ağır travmalar yaşadığın için yüzeysel ırkçılığı artık kanıksamış bir şekilde hayata devam ediyorsun. Bu, polisle karşılaştığında da oluyor. “Polis insan” davranış biçiminde de oluyor. Yabancı dairesine gittiğinde, oturum uzattığında, her yerdeki insan davranışıyla da açığa çıkıyor. Dolayısıyla hayatın her metrekaresinde karşılaştığın bir gerçeklik oluyor.
Hatta yani komik mi desem, trajik mi desem, trajikomik mi desem bilmiyorum ama bir muayene esnasında göçmen bir doktorla karşılaştım. Aksanından anladığım kadarıyla kuvvetle muhtemel Polonyalı. (Polonya’da da biliyorsun, ırkçılık bir hayli yüksek.)
Emre Dursun: Nerede değil ki? (Hamit’le söyleşimizden hemen sonra, bu yayından ise yaklaşık üç hafta önce ırkçı AfD Almanya seçimlerinde üçüncü parti oldu.)
Hamit Yayar: Evet, her yerde… Adama sorunumu net olarak anlattım ama kendi Almancası da aslında yeterli değildi doktorun. Çünkü biliyorsun Almanya’da doktorlara biraz daha kolaylık sağlanıyor, ki buna da karşı olduğum anlaşılmasın asla, ama işte “En iyisi sen Almanca bilen biriyle gel buraya, sorunu tam anlatamıyorsun,” diye küçümseyerek konuşunca bir kalıyorsun ister istemez. Halbuki kendi sağlık problemimi anlatmak için gayet yeterli düzeyde Almancam. Orada gülmüyorum tabii! Çünkü kendisi de göçmen! Ben de göçmenim. Ama yine sana farklı olduğunu hissettirmenin bir yolunu ne yapıp edip buluyor çünkü işte o sarışın bir adam. Ben yine esmer, kavruk, siyah saçlı bir insanım: “Kara kafalı!”
Emre Dursun: Tam bir “Hayvan Çiftliği” aslında… “Bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir.” Bunu bir topluluğu mimleyerek söylemiyorum kesinlikle, tam da senin dediğin gibi sistem ve zihniyettir derdim: Almanya’da, entegrasyon kursuna devam ederken bu alıntıda kastedilen şeyi Ukraynalılarla yaşadım ben de. Ukrayna da biliyorsun “Nazi” mazisine benim diyen Alman ırkçısından daha fazla sahip çıkabiliyor zaman zaman. Onlar “seçilmişti” açıkçası, biz ise “istenmeyen”. Aynı şey, İsrail politikalarına gözü kapalı şekilde verilen destekte de kendini göstermişti. Berlin’in orta yerinde, elinde Filistin bayrağı var diye bir çocuğu kovalamaya kadar vardırmıştı polisler işi.
Hamit Yayar: Evet… Bu arada onlar da güvende değil şu anlamda: Irkçı Almanlara göre onlar da yine bir tık altta. Biz daha alttayız ama onlar da pek “üstte” sayılmaz yani. Daha evvel Almanlara bir biçimde hizmet etmiş bir taraf olmaları görece biraz kurtarıyor onları ama burada şu da açığa çıkıyor Almanya açısından: Ukrayna meselesine sahip çıkışlarından o meşum geleneğe sahip çıktıkları da anlaşılıyor bir şekilde. Bugün 1.5 milyon Ukraynalı var Almanya’da ve onlar “makbul” mülteci.
Oysa çalışma oranlarına bakıldığında net bir biçimde görülür ki, diğer yabancılar daha çok çalışıyor. Çalışma hayatına daha çok katılıyor. Ukraynalılar daha ferah ve daha seçici. Onlar daha fazla sosyal yardımdan faydalanıyor.
Emre Dursun: Yahu, bir ara bir şey patladı biliyorsun: Almanya merkezli olarak günlük YouTube yayını yapan Oktan Erdikmen de aktarmıştı bunu, Ukraynalılara sosyal yardım vermek için kimlik bilgileri üzerinde oynama yapılmış. Direkt, “evrakta sahtecilik”. Birine gelen mektubu açsan bilmem kaç yıldan başlıyor ama bir de bunu gördük yani. Sen yıllardır yaşadığın için daha hakimsindir: Olacak şey değildir bu. Ya da bazı “hayvana” denk gelmez de “daha eşit” olana gelir.
Hamit Yayar: Ya şunu da yaptılar: Biliyorsun ilk gelen mülteci öncelikle bir kampa alınır Almanya’da. En az 6 ay denetlenir, dil entegrasyona gönderilir, daha sonra sosyal yaşamın içerisine adapte edilir. Ukraynalılar geldiğinde, bütün otelleri açtılar. Kiraları, sağlık giderleri karşılandı, yardım paketleri hazırdı. Sonra evlerine yerleştirip sosyal hayata doğrudan kabul ettiler.
En başta dünya görüşüm itibarıyla asla buna karşı değilim ama senin söylemek istediğin şeyle benim söylemek istediğim şey aynı: Bu nasıl bir “insan hakları”? Bu nasıl bir standart?
Emre Dursun: Herkese yap bunu madem, değil mi? Yani güzelde niye ortaklaşamıyoruz ki biz?
Hamit Yayar: Kesinlikle, dediğin gibi, onlar için bir çifte standart ürettiler ki itirazımız da zaten hep bu çifte standarda. Yoksa elbette ki savaştan gelip sığınmış olan insanlara tüm imkanlarını açsın Almanya ve bütün ülkeler…
Emre Dursun: Canına biraz daha dokunacağım belki ama soru sormayacağım: “Ev” diyeceğim sadece Hamit… Ne dersin?
Hamit Yayar: Göçmen veya mülteci, her ikisi açısından da değerlendirdiğimde, kendimde bunu bütünleştirdiğimde, “ev” veya “yurt” meselesini ya da işte kimilerinin “vatan” diye değerlendirdiği hatta söylev haline getirdiği gerçekliği açıklamaya çalışırsam, açıkçası hem Türkiye’de hem Almanya’da yaşadığım şeylerden sonra bu biraz benim kendi politik bilincimle de hemhal olmamdan kaynaklı bir görüş: Yani bütün dünyanın yurt olması varken kendimizi belirli bir sınırın içerisinde, “Burası benim yurdum ve her ne olursa olsun, şerefsiz politikacılarım her ne halt yerse yesin ben onların her cürmüne ortak olup onlar adına savaşırım” aptallığına hapsetmemek gerekir diye düşünüyorum. Tekil olarak tavır almak yetmiyor da ayrıca, bütün insanlığı da bu noktaya davet etmek gerekiyor.
Bu andığımız sürekli savaş üreten bir sistem. Her daim savaşla, savaştan beslenen bir sistem. Tarihin kadim çağlarından beri farklı biçimlere bürünerek kendini bugüne getirmiş bir sistem. Bize “Benim için üret, benim için savaş, benim için çocuk yap, benim için yaşa,” diyor ve buna rıza üretiyor. Ne yazık ki insanlığın büyük bir kısmı da buna rıza göstermiş ve bunu “meşru” görüyor. O alçak politikacılar için savaşmayı, onlar adına can vermeyi, can almayı meşru görüyor. Beni en çok yaralayan şeylerden biri bu, son 10 yıllık süreçte. Suriyelilere karşı şiddetin yükseldiği dönem mesela, Türkiye’de… Bir görsel vardı, Arapçaydı gerçi ama mutlaka sen de hatırlarsın. Suriye’de, yıkık bir duvarda şöyle yazıyordu: “Terk etmemek için elimden geleni yaptım.”وعندما أرحل تأكدو أني بدلت كل ما في وسعي لأبقى Bir göçmen paylaşmıştı. Hiç kimse durduk yere doğduğu, beslendiği, tabiri caizse yeşerdiği toprağı terk etmez.
Ben de kendi doğduğum topraklarda tüm yaşadığım acılara, travmalara rağmen, bir döneme kadar her gittiğimde acı çekiyordum tekrar ayrılırken. Çünkü sonuçta o toprağın üzerinde yaşayan bir insanlık, insanlar var. Benim onlarla ilişkim var: Akrabalık ilişkisi, insani ilişki vesaire… Ve hakikaten de o toprağın kokusuna özlem duyuyordum. Ama bir yerden sonra bütün dünyada aynı kokuyu, aynı özlemi, aynı sevgiyi aramanın gayretine düştüm. Dolayısıyla şu an kafamda illa “ev” olsun, illa “yurt” olsun mottosu yok. Çok rahat dünyanın herhangi bir yerinde yaşama hakkını tüm insanlık için savunuyorum.
Çünkü sınırlar bölündükçe ya da aksine, sınırlar çoğaldıkça savaşları idame ettirmek için bahaneler yaratabilen bu sistemin aparatı olmayı reddetmesi lazım insanların. Bugün Ukrayna’da gerçekten ne olup bittiğini hiçbirimiz bilmiyoruz. Afganistan’da halen ne olup bittiğini bilmiyoruz. Senin de bildiğin üzere, Suriye’de Arap Alevilerin sırf inançlarından ötürü başlarına neler geldiğini ancak tahmin edebiliyoruz. Tahayyül edemiyoruz ama. Bunların hepsi mültecilik, göçmenlik ve savaş tekmili ile yürütülüyor. Bir tehcire maruz kalıyor şu an oradaki Arap Aleviler. Belki de kendi yurtları içinde veya yurt dışında yeniden bir mültecilik serüveni başlıyor, başlatılıyor egemenler tarafından ve bu suça Batı iştirak ediyor. Şu an Almanya Esad yönetiminin devrilmesinden hemen sonra yeni İslamcı yönetime 7 milyar Euro yardım paketi verme taahhüdü açıkladı. Bas bas bağırmak lazım bunu! Ayrıca bunu denetim altına alma şansı yok. Yani bu parayı neye kullanacağına, nasıl kullanacağına dair bir denetim şartı yok. İnsanlık suçları işleniyor orada! İnsanlar tehcire zorlanıyor. Sahilde yani Lazkiye’den Humus’a, Tartus’a kadar olan o sınır bölgesinde. Dolayısıyla hâlâ ev ve yurt arayışından çok tüm dünyada barışın, kardeşliğin, eşitliğin hüküm sürmesini tercih ediyorum. O yüzden ev, yurt, vatan reddediyorum. Yani böyle bir yaklaşımım yok.
Tabii şöyle bir şey de var: Özellikle bizim gibi göçmen toplumlarında bir ev arayışı hep vardır aslında, bu anlaşılabilir. Ama onu tam da bir ev olarak, bir çatı olarak düşünmeyelim, ülke ya da toprak olarak düşünmeyelim. Bu bir duygudur daha ziyade ya da bir düşünce… Yani aslında dersin ki, “Benim evim barıştır kardeşim, huzurdur. Benim evim, kardeşliktir, sevgidir…” Çünkü bizde “ev” kavramı her zaman duygularla ilişkilidir. Yerleşik olanlar kadar “lükse” sahip olmadığımız için biz bir “çatı” olarak bakmıyoruz o işe.
Emre Dursun: Ne güzel anlattın ve aklıma da Tevfik Fikret’i getirdin. Bu büyük şair “Haluk’un Amentüsü” şiirinde der ki: “Vatanım rûy-i zemin, milletim nev’i beşer.” (Vatanım bütün yeryüzü, milletim insanlıktır.)
Hamit Yayar: Müthiş! Ben şunu da hissettim çoğu zaman: Ev mefhumu, belli bir sınır içerisinde bulunan yere yurt denmesi aynı zamanda oradaki insanlarla kurduğun ilişkileri de içeren bir anlam taşıyor galiba. Yani aileyle, arkadaşlarınla, sosyal çevrenle bulunduğun ilişki de “ev” mefhumuna dahil aslında. Göçmenler açısından böyle en azından. Biliyorsun, biz toprakla hemhal olan insanlarız. Yani benim için gidip kendi bağımızda, Ağustos ayında ardı çatlamış inciri koparıp yemek de eve dahildir. O duygu da eve dairdir. Ama inan ki ırkçılar başta olmak üzere neredeyse tüm siyasilerin ürettiği bu atmosferde ben ondan da vazgeçtim.
Emre Dursun: “O inciri de siz yiyin, yeter ki bize biraz huzur verin” diyorsun…
Hamit Yayar: Öyle… Hemen unutuyoruz ama daha birkaç ay önce Kayseri’de bir vahşet yaşandı. Hatay’da da oldu. Benim yaşadığım Reyhanlı ilçesinde de oldu. Birçok ilçede linç girişimleri, pogromlar gerçekleşti. Suriyelilerin evlerini yakmaya kalkıp, dükkanlarını yağmaladılar. En acı veren şeylerden biri de Antep’te, bir otobüs durağında kendi halinde bekleyen işçinin bıçaklanarak öldürülmesi olayıydı. Emeğiyle geçinen bir insan ve sabahın şafağında otobüs beklerken hiç beklemediği bir şekilde, bir alçak tarafından hayattan koparılıyor. Buna benzer örnekler dünyanın her yerinden verilebilir. Almanya’da da biliyorsun birçok Türk evleri yakıldı. Tüm dünyadaki ırkçılar, psikopatlar, farklı farklı yerlerde herhangi bir gerekçeyle her şeyin suçlusu ilan ettikleri mültecilerden çıkarıyor hıncını. Halbuki asıl öfkemizi yönlendirmemiz gereken şey sistemdir, yöneticilerdir, politikacılardır.
Emre Dursun: Evet, çünkü “bizi soyanlar göçmen ve yoksul değil, buralı ve zengin”…
Hamit Yayar: Dünyanın her yerinde geçerli bu! Çünkü bu global dünyada tüm sistem birbiriyle ilintili. Birbirini tamamlayan çarklar şeklinde devam ediyor, yürüyor ve bu çarkların arasında ezilenler bizleriz. Başta mülteciler, göçmenler olmak üzere, bir deyimle “yeryüzünün lanetlileri” olan bizleriz. Bizler o egemenler tarafından yeryüzünün lanetlileri olarak tasvir edilip şeytanlaştırılanlarız. Yani sürekli şunu hatırlatmak lazım: Onların gözünde en kötü işleri, en pis işleri biz yapıyoruz. Bugün bakım evlerindeki yabancı hemşireler çıksa birçok yaşlı Alman veya başka uluslardan insanın altını temizleyecek insan bulamazsınız! Yine de, insanları dışlarken bile kendilerine bir minnet duydurma kabiliyeti var Almanların. Ya ezerken bile minnet duyduruyor. Ben sana iş veriyorum, aş veriyorum yaklaşımı sergileyen bir kapasiteleri var. İnsanları en zor, en kötü koşullarda çalıştırıp buna minnet duydurabilecek kadar “iyi” insanlar.
Emre Dursun: Bu soruyu Deniz’e de sormuştum Hamit… Aynı şeye farklı yerlerden göçmenlerin vereceği cevaplardaki ortaklığı ve farklılığı önemsiyorum çünkü: Göçmenlik kimliği günlük hayatında, gündelik ilişkilerinde nasıl bir rol oynuyor? Bu kimliğin etkilerini hissediyor musun ve nasıl hissediyorsun?
Hamit Yayar: Belki ilk bölümde anlatmam gereken bir olaya değindikten sonra yanıtlayayım bunu: Bu da bir travmadır ve yine kendi hayatımla örtüşen ve benzerlik içeren bir olaydı. Çocuğum okula ilk gittiğinde, henüz birinci sınıftayken Bavyera’nın Oberpfalz bölgesindeki bir kasabada yaşıyorduk. Kendilerini diğer Almanlardan bile biraz daha üstte gören insanların bulunduğu bir yerdi orası, 9 yıl iyi dayanmışız. Belki de benim yaşadığımdan çok daha ağırını yaşadı orada kızım. Sınıf arkadaşları oynamıyorlar, aralarına almıyorlardı. Hatta bir öğlen vakti çocuğun ekmeğini yere atıp üzerine basmışlardı. Herhalde hayatımın en zor günlerinden biriydi. Kızım o gün geldi ve direkt olarak “Ben okula gitmek istemiyorum,” dedi. (Hatırladın mı?) “Niye kızım” dedim? Anlattı olan biteni, “Benimle oynamıyorlar, siyah saçlı olduğumu söylüyorlar, hor görüyorlar,” diye… “Onların hepsi sarışın,” gibi bir cümle çıktı ağzından. O gün kendimi o kadar kötü hissettim ki, hani insanın eti, kemiği birbirinden ayrılırcasına bir acı çeker ya, öyle… Kendi çocukluğumda yaşadığım travmanın aynısını, belki daha ağırını bir daha, yıllar sonra kendi çocuğumda yaşamak müthiş bir keder ve umutsuzluk verdi bana. Yine de mümkün olduğunda sakin ve güçlü kalarak saatlerce bir şeyler anlattım ona, aşılabilir şeyler olduğunu söyledim. Sonra okul yönetimi sınıfını değiştirdi ama bir yandan da durumu “Bunlar çocuk,” falan diyerek geçiştirmeye çalıştılar. İşte o zaman bendeki keder bir öfkeye dönüştü ve sinirle dedim ki, “Hayır, bunu kabul etmiyorum! Evet onlar çocuk ama bu yaptıklarını onlara öğreten ebeveynleri var. Bu yaklaşım onlara bir biçimde zerk edilmiş.”
Evet, müdürü, yönetimi bu şekilde uyardım ama daha sonra kızımın eğitimine daha fazla önem vermeye başladım ister istemez. Almancasını geliştirmesi için farklı kaynaklar edindim, özel derslerle destekledim vesaire… Şu anda okuldaki durumu mükemmel, Real Schule’de sınıf birincisi, bölgedeki öğrenciler arasında yine birinci.
Şimdi gündelik hayat noktasına geleyim: Sabahleyin uyanır uyanmaz olmasa da kapının eşiğinden çıkar çıkmaz karşılaştığım insana/insanlara bağlı bir durum bu. Eğer karşılaştığım kişi yabancı karşıtı değilse veya kendisi de bir yabancı ise, tebessümlü bir günaydın ile başlıyor gün. Tabii her gün bu kadar şanslı olamıyorum. Devlet dairelerinde hemen hemen her şekilde yabancı, göçmen olduğumu hissediyorum, hissettiriyorlar! İş yerinde de günlük olmasa da haftada veya ayda bir illa ki yabancı karşıtı bir iş arkadaşı ile teşriki mesaimiz oluyor. Almanya’ya ilk geldiğim dönemlerde bu duruma alışmam baya uzun sürdü. Fakat doğup büyüdüğüm ülkede de bu gibi durumlara maruz kaldığımdan bu çiğliğe “antrenmanlı” olduğumu fark ettim.
Ha, dönebilirdim ama döneceğim yerde buradan daha özgür ve daha insancıl bir hayat mı var? Yok! Ne yazık ki yok!
Emre Dursun: Peki bunca şeyden sonra bugün çocuklarının kimlik algısının şekillenmesinde nasıl bir rol oynuyorsun Hamit ya da oynuyor musun? Bu anlamdaki gözlemlerin neler? Onların farklı kültürler arasında denge kurmalarını nasıl destekliyorsun?
Hamit Yayar: Bir gün çarşı merkezinde, öldürülen yabancılar için bir anma alanındaydık kızımla. Henüz 8-9 yaşlarındaydı. Orada, Naziler tarafından katledilen insanlarla ilgili bazı şeyleri okuduktan sonra şöyle sormuştu bana: “Ya bir gün biz de bu Nazilerle karşılaşır ve aynı şeylere maruz kalırsak ne yapacağız?” Avucumun içindeki elini biraz daha sıkarak şöyle dedim ona o zaman: “İleride sana okutacağım, Engels’in bir sözü vardır ve biz de öyle yapacağız: Onların bir yumruğuna karşı biz iki yumrukla cevap vereceğiz!” Çocukları bu şekilde, bu bilinçle yetiştirmek gerekiyor. Kendi geçtiğimiz yolları, dövüldüğümüz tavları, aldığımız yaraları anlatmamız gerekiyor. Korumacı yaklaşıma karşıyım ben. “Çocuklar hiçbir şey bilmesin” anlayışıyla yol almak mümkün değil.
Bak mesela bugün ne oluyor: Bir sınavdan çıkıyor, bütün cevapları doğru verdiğinden emin ama öğretmen eksik not veriyor. O “okulu bırakmak istiyorum” diyen kız gidip çekinmeden öğretmenin masasına koyuyor kağıdı. “Lütfen bir daha hesaplar mısınız,” diyor, “ben yanlış bir şey yaptığımı düşünmüyorum.” Öğretmen de tekrar kontrolden sonra kendi hatasını kabul edip doğru notu veriyor.
Ben onlara mümkün mertebe yaşadıkları ülkenin, eyaletin dil ve kültürünü anlatıyorum. Müze, kilise ve tarihsel olarak önem atfettiğim yerleri gezdiriyor, insanlarla medeni bir ilişki kurmaları için gerekli donanıma sahip olmalarını sağlıyorum. Kendilerinin Arap bir aileye mensup olduğunu, bizim Türkiyeli olduğumuzu ve kendilerinin de burada doğduklarını ve bir dil -kültür havuzu içinde olduklarını anlatmaya gayret ediyorum. Zira ülkeye tatile gittiğimizde yaşlı büyüklerim halen Arapça konuşuyor ve ben de Arapça bilen tüm akrabalarım ve arkadaşlarımla Arapça konuşmaya özen gösteriyorum. Kızlarıma henüz belli bir disiplin altında Arapça öğretmedim. Sadece basit selamlaşma ve ev içinde kullanılan sayılı kelimeleri öğrettim. Almancayı ve Almanyayı derinlemesine anlayıp kavradıklarını düşünüyorum.
Ben, vardiyam denk düştüğü ölçüde hikâyeler anlatarak uyuturum çocuklarımı. Bu hikâyeler genellikle geldiğimiz topraklardan esinlenmiş hikayeler olur. Dolayısıyla o toprakları ve o topraklar içerisinde de hangi toplumsal kümeye tekabül ettiğimizi belli ölçüde biliyorlar. Mesela büyük kızım 6. sınıf öğrencisi ve okulda başarılı bir öğrenci ve genel anlamda buranın kültürü ile uyumlu. Fakat her sabah kefiyesini (puşi) takarak okula gidiyor. Okulda neden bu puşiyi giydiğini soranlar olmuş. Ne cevap verdiğini sorduğumda, “Çünkü Arabım ve bu kimliğimle varım,” diye yanıt verdiğini anlattı. Küçük kızım da (4.sınıf öğrencisi) Arap olduğumuzun bilincinde, fakat henüz ablası kadar öz güvenli değil. Okulda çocuklara farklı olduklarını bazen kırarak bazen de barışçıl olarak hissettirdiklerini biliyorum. Ben de onlara, “Farklı olduğunuzu siz biliyorsunuz, onlar da bilsinler,” diyorum. Kimse ile çatışmamaları fakat kimseye de kendilerini ezdirmemeleri gerektiğini anlatarak yetiştiriyorum. Bazen “Buradan da göçmek zorunda kalır mıyız?” gibi sorular soruyorlar, tabii bu soru hem Almanya’nın güncel siyasi atmosferi ile ilgili hem de benim göç serüvenim ile ilintili. Ben de “şu an öyle bir planımız olmadığını, fakat şartlar gerektirirse doğal olarak göçeceğimizi” korkutmadan ifade etmeye çalışıyorum. Bu yüzden de İngilizce ve mümkünse başka dilleri de öğrenerek büyüyeceklerini söylüyorum.
Yani kısacası kendimi bir örs sayıyor ve örs üzerinde biçimlenmiş kılıçtan çiçek gibi büyütmeye gayret ediyorum. Karşılarındaki insanın tutum ve davranışlarına göre kılıç veya çiçek olacak bilinçle…
Emre Dursun: Göçmenlerin, bulundukları yeni toplumda eşit haklara sahip olmaları, kimlikleri üzerinde ne tür etkiler yaratır?
Hamit Yayar: Göçmenlerin göçtükleri yeni toplumla tam anlamıyla eşitlenebilme ihtimalleri var mıdır bilmiyorum. Mesela Almanya’da COVID 19 aşısını bulan Türkiyeli çift ve yıllarca bir Almandan daha Alman tavrı/tutumu ile müsemma Cem Özdemir, tüm çabalarına rağmen gerçek anlamda bir eşitlik yakalayabilmiş değiller. Bu anlamda senin de hatırlattığın George Orwell’ın, “Hayvan Çitliği” adlı distopyasında işlediği o mükemmel betimleme çok doğru: “Bütün hayvanlar eşittir. Ama bazıları diğerlerinden daha eşittir.”
Burası özelinde, göçmenlerin kendi kimlikleri üzerindeki etkiye dair gözlemlerimi şöyle aktarabilirim: Birincisi salt ekonomik kaygılarla “Gastarbeiter” (misafir işçi) olarak Almanya’ya gelenler ve o kuşağın çocuklarının birçoğu geldikleri gibi kalmış, uygar ve medeni dünya ile aralarındaki bariyeri sarsmadan yaşamlarına devam etmişler. Fakat politik göçmenler, mülteciler ve daha sonradan benim gibi yasal yollarla göçenlerin kimlikleri, alışkınları ve yaşamları biçim değiştirmiş; eşitlenmek ve politik mücadele ile kendi yazgılarına müdahaleye gayret etmişlerdir.
İnsanın kendi öz aidiyeti ve değerleri yaşayacağı yeni toplumla çatışma halinde değilse, bu eşitlik olanağı kişinin kendini tanımlamasını ve hayatın içinde ürettiği değerlerin kalitesi ile birlikte kendini de toplumda yükseltmesinin kaldıracı olur. Kimliğinin ve aidiyetinin dejenere olması korkusu ile toplumla arasına sınır çizen göçmenlerin mutlu olması ve göçe tutunması hayli zor ve çekilmez bir süreç. Bu yüzden eşitlenme mücadelesi ile dirsek temas sürmesi gereken bir gerçeklik de şudur: Mutlaka o yeni toplumla hemhal olunmalı ve etkileşimde bulunulmalı. Böylece hem kimliğimizi, benliğimizi korumuş hem de yaşadığımız toplumun kendisine hareketlilik sağlamış oluruz. Yurdundan sökülüp tekrar başka bir toprağa dikilen fidan kolay kolay yeşermez. Ancak çeşitli gübrelerle, ilaçlarla beslenirse o toprakta tekrar yeşerir. Bu gübre ve ilaç da göçmen için yeni toplumla girişeceği sosyal ve kültürel etkileşimdir bence.
Emre Dursun: Son olarak neler söylersin Hamit?
Hamit Yayar: İnşaatlarda da çalıştığım için herhalde, her zaman şöyle derim: Temel sağlam olunca bina yukarıya doğru yükseldiğinde korkmazsın. Çünkü bilirsin ki bastığın yer sağlamdır. Kolonu kesmediğin sürece, yukarıda yapılacak oynamalar, değiştirmeler temeli sarsmaz. Eduardo Galeano’nun sözüdür: “Dünya bir zamanlar sınırsızdı ve ihtiyacımız olan tek şey ayaklarımızdı.”
Yani keşke tarihin o kadim çağlarına dönüp dünyayı sınırsız, uçsuz bucaksız dolaşabilecek bir mecraya dönüştürebilsek ve insanlar gerçekten insana yakışır davranışlarla, birbiriyle uyumlu bir biçimde yaşamaya gayret etseler. Bu acılara falan hiç gerek yok çünkü. Hayat zaten yeterince zor ve küçücük bebeklerin anneleriyle denizde boğulmasını kaldırabilecek mecalimiz de yok. İnsan yaşadığı coğrafyayı güzelleştirip güvenli hale getirebilir ama dönüp dolaşıp aynı geliyoruz çünkü asıl sistemi değiştirmek gerekiyor. Kendi yaşadığımız ülkelerde de dünyada da sistemin insancıllaşması gerekiyor.
Ben son olarak, “Tek çare sosyalizm!” diyerek kendi sözümü bitirmiş olayım.