11.6 C
İstanbul

Umut Ulaş Tan: Evlat Kokan Bir Kazak…

Yayınlanma tarihi:

Büyük Felakette hayatını kaybedenlere ilişkin “istatistikler” her gün güncelleniyor… 40.000… 41.233… 45.697… 46.104…

Alışmaya, kanıksamaya, normalleştirmeye meyilli aklımız, ilk günlerde yükselen çığlıklar eşliğinde akan görüntülerle ezilen kalbimizi kontrolü altına almaya başlıyor… Sayı büyüdükçe, infiale dönüşmesi gereken tepkimiz tuhaf biçimde yerini “hayatın akışına” teslim olmuş bir sessizliğe doğru evriliyor. Hayat, her gün biraz daha büyüyerek önümüzden akıp giden sayılardan daha hızlı akıyor çünkü ve biz yaşadığımız her kötülüğü bir an önce unutmayı, bir an önce geride bırakmayı öğrenmiş bir toplum olduğumuzdan, her cinayet mahallindeki kanı bir an önce yıkayıp temizleyerek yolu açtığımız gibi 10 ile yayılmış enkazları kaldırıp “araziyi” düzlemeye bakıyoruz bir kez daha…

Oysa, bu röportaj yayına hazırlanırken önüme düşen, son haliyle 46.104’e ulaşan depremde hayatını kaybedenlerin “sayısı” (ki hepimiz biliyoruz bu “sayının” gerçeğin çok gerisinde kaldığını) tek tek kırk altı bin yüz dört insan, kırk altı bin yüz dört hikaye anlamına geliyor aslında…

Hikâyeler whatsapp’ta sevgilinin en son göründüğü saatten gözlerini ayıramamayı, kaçırılmış bir otobüsü, tencerede kaynarken mis gibi kokan mercimek çorbasını, pencerede bir anda beliren kar taneleri karşısında ağızdan çıkıveren şaşkın nidaları,  bir filme dalıp dibi tutturulmuş pilavı, kalp kıran acı sözleri, unutturan öpücükleri, bir gün bir genç kızın elini tutabilme hayalini barındırır… Gözlerinizi kapatıp hayal edebileceğiniz kadar çeşitlendirebileceğiniz hikayelerle bezelidir bir insan hayatı. İşte o çeşitlendirebileceğiniz hikayelerce kırk altı bin yüz dört hayat birkaç saniye içerisinde son buluverdi… Bitti! Geriye kırk altı bin yüz dört insanın kısa ya da uzun hayatları boyunca değdikleri binlerce, on binlerce insana dağılmış irili ufaklı anı kırıntıları kaldı.

Umut Ulaş Tan… Yirmi dokuz yaşında gencecik bir adamdı. Adıyaman’da İsias Otel’de son bulan altmış beş hikâye ile birlikte kırk altı bin yüz dört hikâyeye karıştı hikâyesi…

Hiç tanımadım Umut Ulaş Tan’ı… Sadece sosyal medya hesaplarındaki fotoğraflarından gözlerine değdi gözüm.  Ama kokusunu çektim içime… “Oğlum kokuyor” diyerek Umut Ulaş’ın kazağını sırtından çıkartmayan anacığı Nurten Hanıma sımsıkı sarıldığımda burnuma yerleşti Umut Ulaş’ın kokusu… Babacığı Ali Ekber’in göz yaşlarını içine akıta akıta sıraladığı buz kadar soğuk, mermer kadar sert cümlelerinden tanıdım Umut Ulaş’ı…

Hiç hesaplanmamış bir zamanda, birdenbire kokusunu içime çekiverdiğim bir genç adamın yasını tutan bir annenin ve bir babanın sözcüklerinin yükü var kalbimde… Sözüm sözlerine, göz yaşlarım göz yaşlarına karıştı bir kez Nurten’in ve Ali Ekber’in.

Sinan Dirlik, İstanbul, Mart 2023

Türkiye İşçi Partisi Afet Koordinasyon Merkezi’nde gönüllülerin koşuşturması arasında herkesten birkaç cümle almaya çalışırken kâğıt gibi bir yüzle çıktığı odanın kapısında gördüm Gülçin Baş’ı. Kapının önünde durmuş, yutkunmaya, soluklanmaya çalışarak “içeride…” dedi, “içeride Adıyaman’daki İsias Otel’de oğullarını kaybetmiş bir çift var…”

Kıbrıs’tan yeni gelmiştim ve İsias Otel’de hayatını kaybeden 35 çocuğun hikâyeleriyle sarsılmıştım.

65 kişi hayatını kaybetti İsias Otel’de. 35’i yaşları 10-14 arasında değişen, voleybol şampiyonası için Adıyaman’a gelen Kıbrıslı Türk sporcu öğrencilerdi.

Diğer 30 kişinin de o sırada Güneydoğu Anadolu uygulamalı eğitim gezisinde bulunan tur rehberleri olduğunu biliyordum. Bir an boş gözlerle baktım Gülçin Baş’a. Ürperdim. “İstersen, konuşmak istersen…?” dedi… Durdum… Gülçin hafifçe kapıyı araladı… Birlikte girdik odaya. Odada omuzları çökmüş bir adam, gözlerini sabit bir noktaya dikip buz gibi susan bir kadın oturuyordu. Orada tanıştık Nurten- Ali Ekber Tan çiftiyle…

Göz göze gelmemeye çalışarak kendimi tanıttım. Kıbrıs’ta yaşadığımı söyleyince “Ah o çocuklar…” dedi Ali Ekber Bey. “Çok küçüklermiş, biliyorum” dedi… “Hepsini öldürdüler…” dedi. “Ulaş’ımı, arkadaşlarını, o küçücük çocukları…”. Nurten Hanım nasıl buz gibi susuyorsa, Ali Ekber Bey’in o kadar alev alev dökülüyordu sözcükler ağzından. “Peşini bırakmayacağım bu katillerin” dedi… “Üç kuruş rant için katlettiler insanlarımızı” dedi… “Hesap verecekler…” dedi…

Susmuyordu adam… Kaçırdığım gözlerimin içine içine bakarak konuşuyor, anlatıyor, soruyordu ki benim ona söyleyebilecek tek bir sözüm bile yoktu o an… Israrla “Peşini bırakmayacağım, hesap verecekler ve ben onların hesap verdiklerini görmeden ölmeyeceğim” diyordu. Umutsuz bir ifadeyle “Bugüne kadar kimse hesap vermedi, korkarım bunun da üstünü kapatacaklar” dediğimde kaşlarını çatıp, dişlerinin arasından öyle bir “Siz iyi bir insana benziyorsunuz, ama sözcüklerimize dikkat etmeliyiz… Bu sefer olmaz! On binlerce insanın bir anda katledildiği bu sefer olmaz!” deyişi vardı ki… O an nasıl zırvaladığımı fark edip yerin dibine geçtim… Telefonumu verdim sonra, hani “Yapabileceğim ne varsa…” Hani “Ne zaman isterseniz…”…

Acıyı okumakla acıya dokunmak arasında fark var… Ben o gün, orada acıya dokundum ve elim yandı! Eve döndüğümde Umut Ulaş’a dair bir şeyler bulmaya çalıştım. Sosyal medya hesaplarına, fotoğraflarına, fotoğrafların altına düştüğü notlara, arkadaşlarına, arkadaşlarının ona dair yazdıklarına…

Bir gece yarısı, kırk altı bin yüz dört insanın birkaç saniye içerisinde hayatını kaybettiği bir ülkede yaşıyoruz hepimiz.

Bunu hayal edebilmek hepimiz için, hatta en kötümüz için bile imkânsızdı fakat ister depremin etkilediği 10 ilde ister çok uzaklarda olalım ister acının merkezinde feryat figan ister uzaktan, inanmaz, dehşete kapılmış, boş gözlerle bakıyor olalım, biz bunu yaşadık!

Önümüze yığdıkları sayılar arasından tek tek insan hikâyeleri sızmaya başladığında sarsıntının daha da derinleştiğini, ruhlarımızda daha derin yaralar açtığını görüyoruz günbegün… Uzaktan izleyenler için böyle olmasına böyle de ya ateşin içindekiler? Annesini, babasını, kardeşini, eşini, çocuklarını… Sevgilisini, arkadaşlarını, komşularını, acısıyla tatlısıyla tüm hayatlarını, anılarını saniyeler içerisinde yitirmiş insanların ruhundaki yaralar?…

O ilk karşılaşmanın ardından Nurten ve Ali Ekber’i arayamadım günlerce… Umut Ulaş’ın fotoğraflarına da bakmadım. Sonra Gülçin Baş’tan bir mesaj geldi: “Sinan, Ali Ekber Bey Kıbrıs’taki ailelerle de temas kurmak istiyor…”

Derken telefonum çaldı. Ali Ekber Tan’dı arayan. Halimi hatırımı sordu, İsias otelle ilgili gelişmeleri, diğer ailelerle bağlantı kurmaya başladıklarını anlattı. Kıbrıs’taki ailelerin durumuna ilişkin biraz bilgi istedi. Anlattım. Kısa, mesafeli, nazik bir konuşmaydı.

Sonra yeniden baktım Umut Ulaş’ın fotoğraflarına ve elim gayrı insiyaki biçimde Ali Ekber Bey’in numarasını tuşlayıverdi:

“Biliyorum çok zor, bilmiyorum ne soracağım ama… Sizinle konuşmak istiyorum” dedim. Şaşırmadı. Tereddüt etmedi…

“Ne zaman müsait olursunuz?” dedim, “Bizim bir hayatımız mı kaldı Sinan Bey, ne zaman istersen gel… Sabah gel, akşam gel… Ne saat istersen gel” dedi…

Birkaç saat sonrası için sözleştik. Ben Kadıköy’e geçince bir kez daha arayacaktım onları, isterlerse oturdukları Selimiye’ye gidecektim…

Kadıköy’e geldiğimde aradım. Onlar da Kadıköy’deydiler, Akmar’da, sahaflarda… Buluştuk. Birlikte sakin bir yerde oturduk. Kendime çay, onlara ıhlamur siparişi verdim.

Nurten Hanım ilk karşılaştığım andaki gibi… Gözlerini sabit bir noktaya dikiyor, dalıp gidiyor… Sessiz, ama çok sessiz, buz gibi sessiz bir kadın. Konuşacağını, anlatacağını hiç zannetmiyorum. Elindeki telefona bakıyor sık sık… Her bakışında gözleri biraz daha bulutlanıyor, yüzü karışıyor, dudakları büzülüyor… İç çekiyor…

Ali Ekber Bey gergin, öfkeli, her an taşmaya hazır. Konuşmak, anlatmak istiyor. Hiç susmadan anlatmak. Başı, sonu yok anlattıklarının. Neredeyse üç cümlesinin sonunda “Ama bu böyle kalmayacak! Hesap verecekler” geliyor…

Nereden başlayacağımı bilmeden, göz göze gelmemeye çalışarak basıyorum kayıt tuşuna…

“Bana biraz Umut Ulaş’ı anlatır mısınız?”

Nurten Hanım derin bir iç çekiyor, kafasını iki yana sallayıp pencereden dışarı bakıyor. İnşaat ustası, mermer ustası Ali Ekber Bey, belli ki bir mermer gibi yontarak, okşayarak, cilalayarak şekillendirdiği Ulaş’ını tane tane anlatmaya başlıyor: “Orijinal bir çocuktu Umut Ulaş.  Hiçbir zaman sürünün parçası olmadı. Tamamen kendine özgü bir birey olarak yaşamayı seçti. Karakteri olan, planları olan, hayata karşı bir duruşu olan bir bireydi. Çok hassastı, çok dürüsttü.” diyor.

“Zaten arkadaşlarının, çalıştığı yabancı turistlerin anlatımlarından da anlıyoruz, onun ne kadar hassas ne kadar dürüst bir insan olduğunu. 29 yaşında bir gençti. Hayalleri vardı, umutları vardı. Her genç gibi, geleceğe dair planları vardı. Şimdi hepsinin hayalleri, geleceğe dair planları yıkıldı gitti. İSİAS otelde enkazın altında kaldı tüm o çocukların, gençlerin hayalleri. O Kıbrıslı çocuklar, öğrenciler… O tur rehberleri… Bitti… Bilerek, isteyerek, kasten işlenmiş bir cinayetin kurbanları oldular” diyor.

“En son ne zaman gördünüz Umut Ulaş’ı?”

İkisinin de gözleri sokağa kayıyor bir an… Nurten Hanım yutkunuyor. Ali Ekber Bey giriyor yine söze:“Depremden 2 gün önce kamerayla görüşmüştük. Bir tura gidecekti. Yüzyüze ise 27 Ocak akşamı birlikteydik. Beraber yemek yedik. Aşçılığa meraklıydı, çok güzel yemekler yapardı.” İç çekiyor Nurten Hanım… “Çok güzel… Çok güzel yemekler yapardı bize” diye fısıldıyor…

Ali Ekber Bey devam ediyor: “Aşçılık eğitimi de aldı, hobisiydi aslında ama eğitimini de belgesini de almıştı. Ekmeğini, poğaçasını kendi yapardı hep. 27’si akşamı çok güzel bir sofra hazırladı bize, tura gidecek diye. Dördümüz, ben, annesi, Umut Ulaş ve kardeşi… Küçük, mutlu bir aileydik biz.”

Susuyor Ali Ekber Bey… Dışarı bakıyor… Konuşacağına ihtimal vermiyorum ama Nurten Hanıma dönüyorum:

En sevdiği yemek neydi?

Duruyor… Yutkunuyor… Kısık bir sesle “Sevmediği bir şey yoktu ki… Bütün yemekleri çok güzel yapardı. Zevkle yerdi her şeyi, böyle “ımmmhh ımmmmhhh” yapa yapa.” diyor Nurten Hanım.

“Çok güzel bir akşamdı o son akşam.” diye araya giriyor Ali Ekber Bey.

Nurten Hanım devam ediyor: “Çok mutluydu giderken. Öyle güzel hazırlandı ki. Sanki o bizim değil de biz onun çocuklarıydık. Bize “Bana bakın, ben 2 hafta yokum, kendinize dikkat edin, eh artık yemeklerinizi kendiniz yaparsınız” dedi. Çocuklarıymışız gibi… Bize öğüt vererek gitti. Geri gelecekti çünkü. 2 hafta yokum demişti sadece. 2 hafta olmayacaktı bizimle… Geri gelecekti… “

Susuyor… Susuyoruz…

Deprem esnasında siz İstanbul’daydınız. Neler yaşandı evde?

“İstanbul’daydık. Tabii burada anlamadık ne olup bittiğini. İnternetten baktım, çok büyük bir deprem, çok büyük bir alanı etkilemiş belli ki” diyor Ali Ekber Bey…  “Korktum, korkulacak bir deprem olduğu belliydi çünkü.   Bu arada İskenderun’da yakınlarımız var, onlara ulaşmaya çalıştık. Yakınlarımızdan can kaybı olmadı, evler yıkıldı ama can kaybı olmadı. Ama tanıdığımız, sevdiğimiz çok insan hayatını kaybetti. Ulaş Antalya’da olacaktı. Ama yine de Ulaş nerede diye seslendim eşime. Ulaş’a ulaşabilmek için çok çalıştım. Aradım açmadı. Mesaj yazdım, cevap yazmadı. Bilmiyorduk nasıl bir cehennemin içinde olduğunu. Bilmiyorduk…”

Ne zaman, nasıl öğrendiniz?

O geceye döndüklerini hissediyorum… Ali Ekber Bey’in sesi titriyor: “Biz Antalya’da biliyorduk Ulaş’ı, tur vardı. Meğerse o akşam tur rehberleri toplantısı için Adıyaman’a geçmiş. Bilmiyorduk. Telefonlarımıza cevap vermemezlik, mesajlarımıza cevap vermemezlik yapmazdı hiç. Her şartta haberleşirdik. O yüzden telaşlanmaya başladık. Araştırmaya başladık. Annesi sağı solu aramaya başladı. Derken Adıyaman’a geçtiğini öğrendik. İşte o an dizimin bağı çözüldü. Hemen Adıyaman’a gitmeye çalıştık. Uçak yok. Bilet yok. Bir şekilde Mersin’e gittik. Mersin’den Adıyaman’a geçebiliriz diye ama bir karar çıkmış, Adıyaman’a giriş çıkışlar yasak. Ya da öyle bir şey, sonuçta Adıyaman’a gidilemiyor. Yollar kapalı. İskenderun’a geçtik. Derken yol açıldı dendi, attık kendimizi yola. Gece saat 00.00 civarı Adıyaman’a ulaşabildik.”

Depremin ikinci gecesi?

“Evet ikinci gecesi. Ben binayı gördüğüm an çöktüm. 35 yılım inşaatta geçti benim, inşaat ustasıyım, mermer ustasıyım. Binaların anatomisini bilirim. İşin mutfağındayım çünkü. Binayı gördüğüm an, o enkazı gördüğüm an dedim ki işimiz mucizeye kaldı! Tamam, babasın, umudunu korursun ama… Dünyam yıkıldı o enkazı gördüğümde. Belki bir kenara köşeye sığınmıştır diyorum içimden ama… İşte enkaz, işimizin mucizeye kaldığını anlatıyordu zaten.”

Siz ancak ikinci gece ulaşabildiniz Adıyaman’a. Gittiğinizde arama kurtarma ekipleri, iş makineleri çalışmaya başlamıştı herhalde?

“Yeni başlamış. İki tane kepçe vardı ama iş makineleri eksikti. İnsan kaynağı eksikti. Küçük bir ekip… Enkazın bir o yanına bir bu yanına geçiyor. Öyle büyük bir enkaz ki… Tuz buz olmuş bir bina. Müdahale etmek istiyorum ben de ama ekipman yok. Koca kepçenin yapabildiğini yapamazsın ki… İçimde fırtınalar kopuyor, ortalığı yakmak yıkmak istiyorum ama biliyorum ki o an bunun kimseye bir faydası yok. Aksine oradaki sorunları daha da büyüteceğim. O yüzden yumruğumu ağzıma sokup, bütün öfkemi acımı içime gömdüm.”

Arama kurtarma çalışmasını AFAD mı yapıyordu?

“Hayır. Orada AFAD’ı gördüm dersem yalan olur. Birileri çalışıyordu ama AFAD değildi.”

Kıbrıslı öğrencilerin aileleriyle de konuşuyorum, onlar da AFAD’ı görmediklerini söylediler. Kıbrıs’tan pazartesi gecesi gelen arama kurtarma ekibi çalışıyormuş orada. Siz de Adıyaman’a ulaştığınız 2. Gecede AFAD’ın arama kurtarma ekibinin orada olmadığını teyid ediyor musunuz?

“Gittiğimde orada çalışan arama kurtarma ekibinin kim olduğunu bilmiyorum. Ama AFAD olsaydı belirgin olurdu. Birileri çalışıyordu, AFAD olmadıklarından eminim ama kim olduklarını gerçekten bilmiyorum. Zaten işin trajedisi burada. Hiçbir şekilde bir organizasyon, bir koordinasyon yoktu Adıyaman’da.”

Akıl alır gibi değil. Salı gününden itibaren aileler ulaşmaya başladı oraya. Sizi karşılayan, ne bileyim sakinleştirmeye çalışan, bilgilendirmeye çalışan, ne bileyim bir bardak su veren olmadı mı?

“Su geldi, geldi. Bir de sandviç gofret gibi bir şeyler tutuşturulduğunu hatırlıyorum elimize ama Sinan Bey, kimin gözü görür o anda yemeyi içmeyi. Aç kalsak ne olacak, evladım enkazın altında. Tek düşündüğümüz şey evladımızı kucaklamak. Yiyecek içecek değil ama ekipman gelmeliydi. Kurtaracak insan, iş makinesi gelmeliydi. Bu ülkenin bu imkanı olmalıydı. Planlanabilirdi, programlanabilirdi her şey. Ama iktidarın kaygıları başka şeyler oldu hep. O yüzden bizim çocuklarımız öldü. O yüzden bizim çocuklarımız ölüme terk edildi. O yüzden öldü bizim çocuklarımız.”

Ulaş’ın bedenine ne zaman ulaşabildiniz?

“Öbür gün, yaklaşık 24 saat sonra… Çıkardılar oğlumu. Sapasağlamdı bedeni. Havasızlıktan ölmüş çocuğum. O beton tuz buz. Öyle tuz buz olmuş ki hava alacak bir parça alan kalmamış çocuğuma. Sapasağlamdı bedeni… Söylenecek çok söz var… Çok söz var… Hiçbir söz anlatamaz ama… Bilerek, isteyerek, tasarlayarak işlendi bu cinayet. Kesinlikle söylüyorum bakın. yüzde yüz söylüyorum! Dünyanın hangi bilimsel verilerini getirirseniz getirin, nereden bakarsanız bakın bu sonuca ulaşmamak için kör olmak lazım. Ya da vicdansız olmanız gerekir. Gerçekten öyle. Bütün bu yaşadıklarımız bize bu sonucu gösterdi. Öfkeliyim. İçimdeki öfke çok büyük Sinan Bey. Bu öfke hiç bitmeyecek, hiç dinmeyecek. Hayatımın sonuna kadar bitmeyecek. Bitirmeyeceğim. İki elim yakalarında olacak. En aşağıdan en yukarıya kadar… Ben ölene kadar… İki elim yakalarında olacak. Hayatımın merkezinde başka bir şey yok. Oğlumun ve onun nezdinde bütün hayatını kaybedenlerin hesabını sormak için ömrümün sonuna kadar mücadele edeceğim. Bırakmayacağım peşlerini Sinan Bey!”

Yavrunuzu aldınız… Sonra?

“Onu görünce… Bütün metanetimi kaybettim. Bütün o sessizliğim çığlıklara dönüştü. Suçluların hepsine lanet okudum. İnsanlara sessiz kalmamalarını haykırdım. Kadermiş! Kader değil bu! Bu kader değil! Hepsi bilerek, isteyerek, tasarlanmış cinayetler! İnsanları öldürdüler! Bağırdım, çığlık attım… Ondan sonrası tam bir keşmekeş. Cenazemizi taşıyacak bir ambulans yoktu. Biz kendimizden geçmiştik zaten. Kardeşim ilgilendi. Yoldan birilerini çevirip Ulaş’ı Adıyaman Devlet Hastanesine götürdük.”

Kendi çabalarınızla mı?

“Kendi çabalarımızla. Kardeşim götürdü. Hastanede morga yönlendirmişler. Morgda bir sürü cenaze yerlerde yığılmış. “Şuraya bırak” demişler. Kontrolden çıkmış orada her şey. İnsani anlamda bir organizasyon, bir hazırlık bile yok. Sonra bekledik biraz. Biz aslen Muş Varto’luyuz, doğumumuz oradan. Oradan, cemevinden birileriyle irtibat kuruldu, oradan bir cenaze aracı geldi. Biz de çocuğumuzu alıp İskenderun’a götürdük. İskenderun’da defnettik. O kadar… İskenderun zaten malum. İşte Adıyaman’dan nasıl getirdiysek çocuğu, olduğu gibi koyduk mezara, üzerine de kepçeyle toprağı attılar gittiler… Hepsi bu kadar… Yani… Ya vahşet bu! Kabul edilemez şeyler bunlar. Buradan birilerinin sürekli bahaneler üreterek, işte şöyle büyük felaketti falan filan diyerek işin içinden çıkma niyetlerini anlıyorum. Haklılar. Çünkü nereden bakarsan bak, ülkenin sorumlusu iseniz bütün bunların hesabını vermelisiniz. Biliyorsunuz aslında hesap vermek zorunda olduğunuzu. Ama işte bu tür felaket bahanesine sığınarak insanları pasifize edip sessizleştirelim, bir takım dini söylemler kullanalım, biraz milliyetçilik yapalım şeklinde davranmalarını anlıyorum. Neyin ne olduğunu biliyorum, biliyoruz. Hesaplaşacağız bunlarla. Bu vahşetin hesabını sonuna kadar sormak için ne gerekiyorsa yapacağız.”

Ulaş’ı toprağa verdikten sonra neler oldu?

“Önce İzmir’e gittik. Çünkü İstanbul’a dönmek kolay olmadı bizim için. Oğlumun evinde yaşıyoruz çünkü. Aslında burada öğrenciydi o ilk geldiğinde. İstanbul’da tutunmaya çalışıyordu. Şu an oturduğumuz evi tutmuştu. Kardeşi Edirne’de öğrenciydi. Sonra pandemiyle beraber ekonomik zorluklar baş gösterince dedik ki bütün aile bir eve toplanalım. Biz İskenderun’dan, kardeşi Edirne’den geldi, dört kişilik aile birlikte yaşamaya başladık. O yüzden zor oldu bizim için eve, İstanbul’a dönmek. 3-5 gün kardeşimde, İzmir’de kalıp döndük eve… Döndük de… Çok zor… Çünkü bilirsiniz işte… Artık biri yok… Baktığın her yer, her şey onu hatırlatıyor. Her yerde Ulaş var. Doğduğu gün, ilk kucağıma aldığım günden itibaren bugüne kadar her şey film şeridi gibi gözümün önünde… Korkunç bir şey bu! Bir hiç uğruna çocuğumun canını aldılar, katlettiler. Üç beş kuruşluk rant için, para için evladımı öldürdüler. Taşınabilecek bir şey değil bu. Kolay bir şey değil bu. Bu yaranın kapanması imkânsız! Yapanların yanına kâr kalmaması için, hesap vermeleri için yaşıyorum artık. Yas tutmanın zamanı değil, onun zamanı da gelecek benim için. O günler de gelecek ama şu an bütün enerjimiz hukuki süreci sonuçlandırmak ve sorumluların yargılandığını, hesap verdiğini görmek için…  Şu an sadece buna odaklıyız. Yoksa buna dayanabilmek kolay değil. Hiç kolay değil. Hayata hep pozitif baktım. Bir şekilde hayata tutunmak, sosyal, kültürel, sanatsal, hayata dair ne varsa, evde yemek yapmaktan tutun, çocuklarla birlikte bir stand-up izlemeye kadar, hayata dair ne varsa her şeyi birlikte yaptık biz. Hayatımızın temelleri çocuklarımız. Onlar için onlarla beraber bir binayı yükseltip, o binaya can veriyorduk, ruh veriyorduk. Kolay olmayacak bundan sonrası… Bunlar çok zor olacak.”

Bir evladınız daha var… Küçük oğlunuz.

“Utku Onat… Onun için de zor olacak. Edirne’de Beden Eğitimi Öğretmenliği okuyordu. Abi- kardeş birbirlerine çok düşkünlerdi. Pandemi döneminde bütün tur rehberleri gibi Ulaş da sıkıntıya düştü. Ben inşaat ustasıyım, hayat zor hepimiz için. Dedik ki bütün aileyi bir araya getirip masrafları tek eve toplayalım. Biz kalktık İskenderun’dan geldik, Utku da Edirne’yi bıraktı, tek evde toplaştık. Ulaş ve Utku’nun çok iyi bir iletişimi vardı kendi aralarında. Şakalaşırlardı sürekli. Çok yıkıcı oldu Utku için bu durum. Ona hissettirmemeye çalışıyoruz içimizdeki yangını. İleride bütün bunların ona ne gibi hasarlar vereceğini, neler olacağını, yaş ilerledikçe geçmişi nasıl hatırlayacağını bilemiyorum tabii… Abisini kaybetti… Kolay değil. “

Uzunca bir suskunluk çöküyor masaya. Ali Ekber Bey devam ediyor:

“Başka diyecek bir şeyim yok Sinan Bey. Bu bilerek, isteyerek, kasten işlenmiş bir cinayet. Suçluları belli bir cinayet. En aşağıdan en yukarıya kadar herkesin ihmalinin olduğu, herkesin hukuk önünde hesap vermesi gereken bir cinayet. Bundan sonra benim başka bir amacım, başka bir hedefim yok. Yargı önünde hesaplaşmamız bitene kadar yok…”

Ali Ekber Bey susuyor… Kalkıyor masadan… Dışarı çıkıyor… Belki ağlıyor… Bilmiyorum… Arkaya bakamıyorum. Nurten Hanıma bakamıyorum. Dışarıya bakıyorum…

Birden konuşmaya başlıyor Nurten Hanım… Dişlerinin arasından, tıslar gibi, ağır ağır, tane tane, her kelime bir öncekinden daha yüksek tonda…

“Çok zor… Kabullenmiyorum. Hayır diyorum, olamaz diyorum. Hiçbir zaman kabullenmeyeceğim! Oğlum geri gelecek diyorum. Oğlum turda, oğlum geri gelecek diyorum. Beynim susmuyor, hiç susmuyor. Hiçbir zaman susmayacak. Galiba hiçbir zaman iyi olamayacağım artık. Küçük oğlum için, Ali için susuyorum. İçime atıyorum. Ama her yeri her şeyi parçalamak istiyorum. Bağırmak istiyorum. Hayır demek istiyorum. Hayır, hayır bu olamaz! Biz bittik. O enkazda kaldık biz. Bizi de o zaman gömdüler. Benim oğlum harika bir insandı. Mükemmel bir çocuktu. Ben öyle bir çocuğu bir daha nasıl dünyaya getiririm. Evet kardeşi de var ama o daha küçük. O bizim babamızdı. Biz onun çocuğuyduk. Ondan çok şey öğrendik biz. Kabul edemiyorum. Kabul etmiyorum. Oğlum geri gelecek. Ben hep bekleyeceğim onu. Biliyorum, kendi ellerimle gömdüğümü bildiğim halde kabul edemiyorum. Kabul edemem ben bunu. Bunu kabul edemem ben!”

Kayıt cihazını kapatıyorum. Ali Ekber Usta dönüyor masaya. Hiç birimizin konuşacak mecali yok artık. İzin istiyorum. Eşyalarımı toparlarken Ali Ekber Bey kolumdan tutup çekiyor kendine, gel sarılalım diyor… Sarılıyoruz sımsıkı… Sonra Nurten Hanım… Kucaklıyor beni… Burnuma hafif meyvemsi, baharatlı bir koku doluyor Nurten Hanım’ın kazağından…

Umut Ulaş kokuyor…

Benzer İçerikler

spot_img

Son İçerikler

spot_img