Sokakta aniden karşımıza çıkıveren, gece eve dönerken apartmanın girişine sığınmış ısınmaya çalışırken yanından irkilerek geçtiğimiz, parklarda sahillerde bir ağaç altında ya da bir bankın üzerinde büzüşmüş insanlar bu haftaki konumuz: Evsizler… Hani o karşılaşmamak için yolumuzu değiştirdiğimiz, görmemek için gözlerimizi kaçırdığımız, çoluğumuz çocuğumuz için “tehlike” kabul ettiğimiz, görüntülerinden, kokularından, davranışlarından rahatsız olduğumuz insanlar…
Düzenli bir barınma imkânına sahip olmama ya da olamama, bu nedenle de yaşamını sokaklarda sürdürmek zorunda kalma halini “evsizlik” olarak tanımlıyoruz. Bir de “gizli evsizler” var. Sabit bir barınma imkanından yoksun, genellikle 2-3 günde bir, bir kaç haftada bir mekan değiştirerek hayatta ve güvende kalmaya çalışanlar…
Barınma temel bir yurttaşlık hakkı olarak Anayasal güvence altında bulunmasına rağmen yaklaşık 10 bini İstanbul’da olmak üzere Türkiye genelinde 70 binden fazla insanın sokaklarda yaşadığı tahmin ediliyor. Çok sayıda kurum ve kuruluş özellikle soğuk kış aylarında bu insanları hayatta tutabilmek için çaba gösteriyor. Ancak sorun, soğuk kış aylarında evsizleri hayatta tutmaktan çok daha karmaşık, çok daha derin…
Çorbada Tuzun Olsun Derneği toplumla bağları kopmuş, sokaklarda hayatta kalmaya çalışan insanların hikâyelerini yeniden yazabilmeleri için onlara sağlıklı ve sürdürülebilir fırsatlar yaratmak üzere kolları sıvayan bir sivil toplum kuruluşu. “Evsizlik bir barınma değil, BARINAMAMA sorunudur” diyorlar ve toplumun sokağa düşmüş insanları kucaklayacak, onların hayata yeniden karışmalarına fırsat tanıyacak bütünlüklü bir yaklaşımı benimsemesi gerektiğini söylüyorlar.
Dr. Ahmet Türker evsizlik ve evsizler meselesinin bir devlet sorunu olmaktan ziyade bir toplum sorunu olduğuna inanıyor ve kalıcı, sürdürülebilir bir çözümün ancak tüm toplumun sorumluluk almasıyla mümkün olabileceğini söylüyor.
Bu söyleşi, 4 Nisan 2022 tarihinde Sivil Ağlar programındaki sohbetin zenginleştirilmiş biçimde metne dökülmüş halidir.
Sivil Ağlar programına ilişkin görüş ve önerilerinizi, bu programda görmek istediğiniz sivil toplum kuruluşlarını ve her türlü eleştirinizi [email protected] adresine yazabilirsiniz.
Sinan Dirlik, 4 Nisan 2022
Evsizlik bir barınma sorunu değil, barınamama sorunudur!
Sinan Dirlik: Anayasanın 36. Maddesi Barınmayı temel bir yurttaşlık hakkı olarak kabul eder. Siz de “Evsizlik bir barınma sorunu değil, barınamama sorunudur” diyorsunuz. Çorbada Tuzun Olsun Derneği ne yapar?
Ahmet Türker: 2014’ün sonlarına doğru başladığımız bir yolculuğun ürünüdür Çorbada Tuzun Olsun Derneği. Yaklaşık 2, 2 buçuk yıl kadar inisiyatif olarak yol aldıktan sonra 2017’de evsizler için sürdürülebilir çözümler üretebilmek amacıyla dernekleştik. Baştan beri gıda dağıttığımız, ismimizde de “Çorba” olduğu için insanlar bizi genellikle gıda dağıtan bir sivil toplum kuruluşu olarak biliyor ama Çorbada Tuzun Olsun’un şu an geldiği nokta ve hareket alanı çok daha farklı. Her ne kadar gıda dağıtıyorsak da gıda bizim için her şeyden önce bir iletişim aracı, üstelik çok etkili, çok güçlü bir iletişim aracı. Sahada her gün gıda dağıtıyoruz, belirli aralıklarla giysi dağıtıyoruz. Farklı yerlerden gelen ihbarlar ve sahadaki keşiflerle evsizleri tespit ediyoruz. Tespit ettiğimiz evsizlerin temel ihtiyaçlarını karşılarken onlarla aynı zamanda iletişim de kurmuş oluyoruz. Bizim ekosistemimiz de burada başlıyor aslında. Bir yandan temel ihtiyaçlarını karşılarken bir yandan bilgilerini de almış oluyoruz. Bu bilgilerle daha önemli ihtiyaçlarını giderme yoluna gidiyoruz. Örneğin kimliği çalınmış, kaybolmuş oluyor ki evsizlerin başına çok sık gelen bir durum bu. Nüfus Müdürlüğünden randevu alma, Kaymakamlık, Sosyal Yardım kurumları, sağlık kurumları ile bağlantıya geçerek temel hizmetlerden yararlanabilmeleri, rehabilitasyonları, barındırılmaları, özellikle istihdam imkanları ve daha sonra da bütün bu süreçlerin takibi konularında faaliyetlerimiz var. Bu çalışmalar sırasında en önemli husus şu: ulaştığımız evsizin kurumsal ilişkileri yürütülürken bütün randevularını biz alıyoruz ve bu görüşme süreçlerinde gönüllülerimiz refakatçi oluyorlar. Onların tüm bu sosyal izlemelerini yaptığımızı, bütün bu süreçlerde yanlarında olduğumuzu, topluma yeniden katılana kadar her aşamada takipçi ve refakatçi olduğumuzu söyleyebilirim.
Sinan Dirlik: Çoğumuz yolda yürürken bir evsizle karşılaştığımızda genellikle gözlerimizi kaçırır, kafamızı çevirir, hatta yolumuzu değiştiririz. Ama siz gözlerinizi kaçırmak, yolunuzu değiştirmek yerine bunu çözülmesi gereken bir sorun olarak ele alıyor, üstüne bir de sorumluluk alıyorsunuz. Evsizler ne tür sorunlar oluşturuyor toplum açısından?
Ahmet Türker: Soruyu “Evsizlik ne tür bir sorun oluşturuyor” şeklinde ele almayı tercih ederim. Aslına bakarsanız Türkçedeki “evsiz” sözcüğü durumu tam olarak anlatmaya yetmiyor. Evsizi İngilizceden, “Homeless” ten bire bir çevirsek belki daha iyi oturacak kelimenin anlamı. “Yuvasız” demek “Homeless”. Evsizler ötekileştirilmiş insanlar. Bizim gözlemlerimize dayanarak söyleyebilirim ki en az %80’inin geçmiş hikayesinde bir aile, bir sosyal çevre var. Bütün hikayelerde o sosyal çevreye, aileye, hatta topluma karşı bir umutsuzluk var. Bir dışlanma, soyutlanma durumu var hikayelerin çoğunda. Birçok dezavantajlı insan var evsizler arasında. Bağımlılar var, şiddet mağdurları var, istismara uğrayanlar var. Kanserden HIV’e pek çok hastalıkla boğuşanlar var. Görme, işitme engelliler var. Yaşlılar, kadınlar ve çocuklar var. Sığınmacılar var. Aklınıza gelebilecek birçok dezavantajlı grup var. Buradaki ortak nokta yuvasızlık ve ötekileştirilmişlik! Dezavantajlı olmak zaten yeterince olumsuz bir durumken bunu bir de en ötekileştirilmiş biçimde, yuvasız biçimde, 7/24 sokakta kalarak yaşamak çok daha ağır bir şey! Bu açıdan bakıldığında toplum açısından yaşanan en büyük sorun eşitsizliklerin çok daha fazla yaşanmaya başlanması. Evsizlik bize bunu gösteriyor. İşsizlik anlamına da geliyor mesela. Evsizliğe daha çok ekonomik olarak bakılıyor, aslında yoksulluğa ekonomik odaklı bakılıyor genel olarak. Ama yoksulluğa da evsizliğe de çok daha farklı boyutlardan bakmak lazım. Ekonomik nedenler her ne kadar işin görünen yüzü, önemli yanı olsa da evsizliğin de yoksulluğun da ötekileşmenin de eşitsizliklerin altında ezilmenin de kültürel, psikolojik, sosyal nedenleri var. Politik nedenler var. Dolayısıyla evsizliğe ve yoksulluğa çok boyutlu bakmak gerekiyor. O yüzden biz evsizliğe bir barınma sorunu olarak değil barınamama sorunu olarak bakıyoruz. Siz ne kadar barınma imkânı da verseniz, hatta iş verseniz, ev verseniz bu bir noktada kurtarmıyor. Bakın biz herhangi bir olanak sağladığımızda, sonrasında takibini sürdürüyoruz. Bu takipler özellikle psikologlar ağırlıklı olmak üzere uzmanların “bu kişi artık dezavantajlı değildir” dedikleri ana kadar devam ettirmemizi gerektiriyor. Toplumun bireyselleşmesi, günümüzün turbo kapitalizmi, turbo tüketim kültürü çok etkili oluyor. Son dönemde yaşanan ekonomik açmazlar var mesela. Küresel düzeyde ekonomik daralmanın olacağı biliniyordu ama pandemiyle birlikte her şey tepetaklak oldu. Sistemler çöktü. Bu noktada bütün sorunlar gibi evsizlik ve yoksulluk daha da çok arttı. Hatta şu anda pandeminin, yaşanmakta olan savaşların sonuçlarını tam anlamıyla yaşadığımızı da söyleyemeyiz. Dünyada yoğun bir göç ve ekonomik daralmayla birlikte gelen büyük bir işsizlik söz konusu. Evsizliğin ve yoksulluğun, özellikle de mutlak yoksulluğun yeni bir boyuta geçtiğini söyleyebiliriz. Yoksulluğun derinleşmekle kalmayıp aşırı yoksulluğun yaygınlaştığını söyleyebiliriz. Orta sınıfın kaybolduğu, toplumların ultra zenginler ve aşırı yoksullar şeklinde ayrıştığı bir dönemdeyiz. Bu da çok büyük bir kriz anlamına geliyor ve bu krizde biz sivil toplum kuruluşlarına çok iş düşüyor. O yüzden de gönüllü katılımına, bağışçı katılımına, sivil toplum kuruluşlarının daha güçlü inisiyatif almasına da ihtiyaç büyüyor.
Evsizlik kültürel ve sosyal bir sorun aynı zamanda…
Sinan Dirlik: Evsizleşmeye yuvarlanma sürecine dair çok sayıda hikayeniz vardır. Bir insan nasıl evsizleşir? Barınamama noktasına nasıl gelir?
Ahmet Türker: Bu aslında birkaç nedenden ortaya çıkıyor. Mesela sığınma problemi. Ülkeden ülkeye değişiyor tabii. Mesela şu anda Ukrayna’daki savaştan kaçarak gelenler var. Bu mesele Suriye ile bir tutulmaya çalışılsa da Suriye’de yaşanan durum daha farklı. Afganistan’dan göç var. Orada yaşanan durum çok daha başka tabii… Hepsi kendi özelinde, özgün durumlar. Bunlar tabii politik nedenler. Bunun dışında iç göç meselesi var. Yerel koşulların, insanların beklentilerini karşılayacak biçimde inşa edilmemesinden kaynaklanıyor. Bir diğer neden şiddet mağdurları… Özellikle kadınlar. Bunun dışında işsizlik var mesela. Önemli bir neden olabiliyor. Evsiz dediğimiz kişilerin hikayelerinde büyük şehir, metropol problemini görürsünüz. Dünyanın neresine giderseniz gidin, mesela New York’a gidin, Times Square’de görürsünüz, İstanbul’da Taksim, Beyoğlu’nda, Fatih’te gördüğünüz gibi. Bu noktada evsizler sadece işsiz kaldıkları için evsizlik durumuna düşmüyorlar. Göç ediyorlar, biraz para kazanıp memleketime döneyim diye düşünüyorlar. Ama mesela İstanbul’a gelenlerde çok karşılaşıyoruz, hazin bir hikâye, geliyorlar İstanbul’a, 1 kazanıyorlar ama 2 harcıyorlar, ceplerinde hiçbir biçimde para tutamıyorlar. “Eve dönmek istiyoruz” dediklerinde, ki İBB ile paydaş çalışmalarımız var bu konuda, “gelin sizi memleketinize geri gönderelim” dediğimizde “Ben şimdi hangi yüzle ailemin yanına döneceğim, eşin dostun yüzüne nasıl bakacağım” yanıtıyla karşılaşıyoruz. Burada gururun ve onurun çok etkin olduğunu görüyoruz. Konyalı bir ağabeyimiz var mesela, Beşiktaş’ta yaşıyor. Kendisinin bir ağa çocuğu olduğunu biliyoruz. İstanbul’da evsizlik durumuna düştükten sonra “ben artık geri dönemem” dediğini biliyoruz. Yani işin kültürel ve sosyal boyutu çok ciddi. İnsanlar işsizlik yaşadıkları için de evsizleşiyorlar. Son dönemde öğrenciler arasında da bir barınamama sorunu yaşandı. Geçmiş dönemlerde bu sorun daha az hissediliyordu. Bir şekilde daha kolay çözülüyordu mesele. Nasıl oluyordu, mesela öğrenci mezun olduktan sonra da aynı evi tutmaya devam ediyordu, kendisinden sonra gelen öğrenciye devrediyordu evi, dolayısıyla yüksek boyutta kira artışı gerçekleşmiyordu. Ev kapanmıyordu. Pandemiyle birlikte öğrenci evleri uzun bir süre kapandı. Çünkü çocuklar okudukları kentlerden evlerine dönmek zorunda kaldılar. Geri döndüklerinde ise kiraların fahiş biçimde arttığını gördüler. Buna ekonomik daralmayı ve yurt problemlerini de eklediğinizde öğrenciler arasında da evsizleşme başgösterdi. Toparlamak gerekirse ekonomik nedenler elbette sorunun en önemli parçasını oluştursa da kültürel ve sosyal nedenler hiç de küçümsenecek bir boyut değil.
Sinan Dirlik: Bu arada iki soruyu da izleyicilerimizden alalım: Bir ülkenin bu kadar vergi alıp anayasa, yasa ve yönetmeliklere rağmen vatandaşına barınma imkânı sağlayamamasını neye bağlıyorsunuz? Bir diğer soru ise evsizlik bir tercih midir yoksa vatandaşlık statüsünden atılma mıdır?
Ahmet Türkeri: Evet evsizlik bir tercihtir denebilir ama keyfi bir tercih değil bu. Evsizliği tercih etmeyip çok ağır koşullarda yaşayan insanlar da var. İnanılmaz yoksul haneler var ama evsizlik yaşamıyorlar. Tercih noktasında da temel neden belirli refah koşullarının olmaması. Ancak refahı sadece maddi anlamda yorumlamamak gerekiyor. İnsanların kendilerini güvende hissetmeleri büyük önem taşıyor. Bu hem sağlık bakımından güvende hissetmek hem asgari düzeyde de olsa geçimini sağlayabilmek hem eğitim konusunda hem de barınma konusunda kendini güvende hissetmek ve bütün bunları dışlanmayacağı, ötekileştirilmeyeceği bir sosyal dinamik içerisinde gerçekleştirebilmesi gerekiyor. Ama ne yazık ki bizim ülkemizde ötekileştirme, dışlanma ciddi bir problem. Evsizliğin keyfi bir durum olduğu düşüncesi çok yanlış. Amerika’daki evsizlikte belki keyfilik daha sık rastlanan bir durum ama bizim ülkemizde onur ve gurur çok daha ağır basıyor. Aslında evsiz olmak istemiyor insanlar. Burada devletin de fazla suçlanamayacağı bazı noktalar var. Daha iyi anlaşılabilmesi için birkaç örnek vereyim. Mesela geçenlerde Ankara’dan bir ihbar aldık. Yaşlıca ama 65 yaşın altında bir kadın, sokakta yaşıyor. Hemen Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bildirdik. Hemen müdahale ettiler sağ olsunlar fakat hanımefendi gitmek istemedi. Bazı yaşlılarda karşılaşıyoruz bu durumla. Darülaceze’ye tam aldıracağız, birtakım kriterlerle karşılaşıyoruz. Örneğin çoluğu çocuğu oluyor, devlet “ben nafaka davası açmak zorundayım” diyor o kişiyi Darülaceze’ye yerleştirebilmek için. Bu kez ne oluyor? “Benim çocuklarıma, kardeşlerime, yakınlarıma herhangi bir dava açılmasın!”. Bırakın nafaka davasını, kimlik çıkarılması lazım mesela, dargın olduğu birinci derece aile ferdiyle yan yana bile gelmek istemiyor. “Tamam ben onunla bir araya geleceksem kimliksiz kalmaya razıyım” diyor. Ama kimliksiz kaldığında birçok hizmetten yararlanamıyor. Yani olayın arkasında bir mülkiyet, bir barınma sorunu elbette var ama arka planda hiç akla gelmeyecek birçok dinamik bulunuyor. Biz de işte tam bu noktada devreye giriyor ve sahada rol alıyoruz. Bir şekilde kendisini toplumdan, ailesinden, yakınlarından soyutlayan kişi ile toplum arasında bir köprü oluşturabilmek, onların yanında olarak, destekleyerek birazcık daha ileri gidebilmelerine yardımcı olabilmek çok önemli. Kamu politikalarının da sivil toplumun da çok “sosyal yardım odaklı” olduğunu görüyoruz. Bunun “sosyal hizmet odaklı” bir yaklaşıma ve çalışmaya yönelmesi önemli. Evsizlik sorununu aşmak için sosyal politikaların geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Yoksulluğa, dezavantajlı gruplara yönelik çok boyutlu olarak sosyal politikalar üretilebilirse mutlak yoksullukla, aşırılaşan yoksullukla, evsizlikle bu kadar çok karşılaşmayız. Yerelin çok güçlü biçimde desteklenmesi ve merkezi yönetim ile yerel yönetimlerin çok iyi, eşgüdümlü çalışıyor olması büyük önem taşıyor.
Sinan Dirlik: Türkiye’de belirgin bir evsiz profili var mı? Tanımlayabiliyor muyuz? Örneğin erkekler mi daha fazla, kadınlar mı daha fazla, taşra kökenliler mi daha çok evsiz? Profil nedir?
Dr. Ahmet Türker: Cinsiyet olarak bir şey söylemek çok doğru değil fakat şunu söylemek mümkün. Örneğin sokaklarda, parklarda, metrolarda görünür biçimde fark ettiğiniz evsizler genellikle erkeklerdir. Fakat kadınlarda evsizlik olmadığı söylenebilir mi? Hayır elbette. Ama nasıl bir evsizliktir kadınlardaki? Bizim “gizli evsizlik” dediğimiz bir evsizlik türüdür. Sık sık, mesela 2-3 günde bir hane değiştirmek zorunda kalan, farklı sığınma evlerine sığınarak, bir sığınma evine gizlice sığınmak zorunda kalarak, geçici olarak sığınarak… Bazen bir sığınma evine sığındıklarında oradakilerle uyum sağlayamayabiliyorlar çünkü ve bu nedenle de başka çözümler aramak zorunda kalıyorlar… Ya da derme çatma yerlere sığınıyorlar, terk edilmiş binalara mesela. O nedenle genellikle erkekleri görünür evsiz, kadınları ise gizli evsiz olarak görmemiz gerekiyor. Aşırı şiddet mağduru olan kadınlar evsizlikle yüz yüze kalıyorlar. Bu arada şunun da altını çizmekte yarar var. Kadının sokakta olması elbette çok zor bir durum. Mesela erkek gibi görünmeye çalışan, erkek kılığına girerek sokakta yaşamaya çalışan kadınları da görüyoruz. Ama erkekler için de durum çok farklı değil. Yani sokaklar bir kadın için ne kadar tehlikeliyse erkekler için de o kadar tehlikeler barındırıyor. Oldukça iri yarı erkek evsizin bile tacize, şiddete uğradığı vakalar geliyor önümüze. Çünkü 7/24 sokakta bu insanlar. Cinsiyet açısından tabii ki kadın evsizlerin karşılaştığı sıkıntılar çok büyük ama inanın erkek evsizlerde de çok fazla taciz ve şiddete maruz kalma vakası var.
Sokakta yaşayan bir insan suça bulaşmasa, suç ona bulaşır…
Sinan Dirlik: Sınıfsal olarak nasıl durum? Belirli bir sınıfta evsizleşmenin daha fazla olduğuna dair bir gözleminiz var mı? Ya da örneğin bağımlılar, psikolojik sorunları olanlar daha çok evsizleşiyor gibi bir çıkarımınız var mı?
Dr. Ahmet Türker: Tabii ki ekonomik sebepler görünür olanlar. Fakat üretilen çözümler bazen evsizler tarafından tercih edilmeyebiliyor. İşte o noktada farklı sebeplerin devreye girdiğini görüyoruz. Daha sosyal, daha kültürel ve psikolojik sebepler. Ama tabii ekonomik nedenlere ekonomik çözümler üretilmemesi anlamına gelmiyor bu. Durumun ne kadar karmaşık, çok katmanlı olduğunu anlatabilmek için veriyorum bu örnekleri. Bazen ekonomik nedenlerle başlayan bir evsizliği ekonomik çözümlerle ortadan kaldırabilmek mümkün olmayabiliyor. Mesela bir insan sokağa düştü ve kronolojik biçimde evsizleşmeye, sokakta yaşamaya başladı. O noktada psikolojisi bozulduktan, sosyal ilişkileri, adaptasyonu bozulup izolasyonla karşılaşmaya başladıktan sonra siz istediğiniz kadar bu insana ev verin, iş verin hiçbir şekilde o sorunu çözemiyorsunuz. Bunu son 7 senede sayısız örnekte gördük. Ekonomik destekler burada tamamen bir araç. Burada ekonomik çözümlerle birlikte kişilerin asıl sosyal, kültürel ve psikolojik uyumlarının sağlanması ve bu kişilerin yeniden topluma entegrasyonunun sağlanması gerekiyor. Ama burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var: Evsizlerin topluma entegrasyonu kadar toplumun da evsizlere entegrasyonu önem kazanıyor. Yani evsiz dostu bir toplumun olması lazım. Bir evsizin yabancılaşmadan, hatta belki Çorbada Tuzun Olsun’a bile ihtiyaç kalmadan kamu kurumlarıyla, merkezi yönetimle, yerel yönetimle, hastanesiyle, iş yerleriyle her alanda toplumun içine rahat biçimde katılabilmesine olanak sağlanması gerekiyor. Ama bu olamıyor maalesef! Nasıl olmuyor söyleyeyim: Bakın cezaevinden denetimli serbestlikle bırakılmış bir insan düşünün. Geçmişte bir hükümlülük yaşamış. Bu kişiler iş bulamıyorlar. E bu insanlar denetimli serbestlikle bırakılmışlar, suç işlememeleri lazım. Ama işe de giremiyorlar, kabul edilmiyorlar. Peki ne yapacak bu insanlar? Sokakta yaşayan bir insanın suça bulaşmamak gibi bir lüksü yok, suç ona bulaşıyor zaten. Toplumun “homeless frendly”/ evsiz dostu olabilmesi lazım. 2018’den bu yana bu konuda özel bir çalışma yürütüyoruz. Kısa, orta ve uzun vadeli senaryolarla yerel yönetimlerle iş birliği yapıyoruz. Mesela İstanbul’da evsizlik sorununu nasıl çözebiliriz? Kamu kurumlarına anlatıyoruz, diğer STK larla paydaş çalışmaları yapıyoruz. AHBAP gibi, İhtiyaç Haritası gibi, Nirengi gibi, Temel İhtiyaç Derneği gibi, özellikle Afet Platformundaki bütün paydaşlarımızla, Hayata Destek gibi bir çok kuruluşla iş birliği yapıp onların uzmanlıkları, onların odak noktaları temelinde iş birlikleri yapıyoruz. Çünkü bu bütün toplumun bir araya gelerek çözebileceği bir sorun. Sadece Çorbada Tuzun Olsun’un ya da sadece bir siyasi partinin, grubun, kimliğin çözebileceği bir sorun değil. Büyük bir toplumsal mutabakatın, uzlaşı zemininin olması lazım. Biz de mikro ölçekte Çorbada Tuzun Olsun Derneğinde bunu yaşatıyoruz. Bize her kesimden insan geliyor. Bir ideolojik bagajımız yok. Siyasi, ideolojik konuları konuşamazsınız bizde. Hatta belki saçma gelecek ama Galatasaray, Fenerbahçe bile konuşturmuyoruz biz Çorbada Tuzun Olsun’da. 3 kez uyarılır sonra dışarı atılırsınız aksini yaptığınızda. Çünkü bizim sadece evsizliği konuşmak, evsizliğe çözümler üretmek zorunluluğumuz ve önceliğimiz var. Çok alt kültürlü, çok alt kimlikli bir toplumda yaşadığımızın bilincindeyiz, bu nedenle bizi ayrıştırabilecek hiçbir konuşma Çorbada Tuzun Olsun Derneğinde yapılamaz. Ortak noktalarımızı konuşmayı önceliklendiriyoruz ki farklılıklarımızı değil çeşitliliğimizi hissedebilelim ve bu çeşitlilikten mutabakatımızı sağlayabilelim.
Sinan Dirlik: Az önce biraz bahsettiniz ama kamunun yaklaşımı meselesine dönmek istiyorum. Evet yasalarda yönetmeliklerde bir takım hükümler, kurallar var ama çoğunun kâğıt üzerinde kaldığını biliyoruz. Darülaceze, Çocuk Esirgeme, Kadın Sığınma Evleri gibi kuruluşlar olduğunu ve bunlarda da birçok eksikliğin, sorunun yaşandığını biliyoruz. Kamunun, yerel yönetimlerin evsizlere yönelik politikaları var mı? Nerede sıkıntı yaşanıyor daha çok?
Dr. Ahmet Türker: Sorunlar her zaman evsizlikten kaynaklanmıyor. Başka başka ana sebeplerden kaynaklanıyor ve evsizliğe doğru gidiyor. Bu nedenle de evsizlik doğrudan muhatap alınan bir sorun değil. Belki de bunu açıklamak lazım öncelikle, neden muhatap alınmıyor evsizler? Şunu çok iyi anlamak lazım, evsizlik toplumdan soyutlanma halidir. Toplumdan soyutlanmış, toplum dışına itilmiş insanların yeniden nasıl topluma kazandırılacağı ile ilgili çalışmalar yapılması lazım. Bu konunun herhangi bir dezavantajlılık sorunu gibi ele alınarak çözülmesi mümkün değil. O yüzden öncelikle sorunun nedenine inmek lazım. Evsizlerle ilgili geçici çözümlerin üretilmeyeceği anlamına gelmiyor elbette bu… Ama bakın yılın sadece bir mevsiminde sığınılacak yer açılmaması gerekiyor. Ama bu şu demek de değil: Yılın 365 günü evsizlerin barınabileceği yerler açılsın ve kamu kaynakları buna da harcansın. Bunu da söyleyemeyiz. Belirli kriterler koyarsınız. Çünkü evsiz olan kişilerin de topluma yeniden katılmaya dönük bir istekliliğinin bulunması lazım. İstekliliğinin bulunup bulunmadığına ilişkin kriterler koyarsınız. Zorlandıkları yerlerde kolaylaştırırsınız. Bu sayede o kişiler toplum içerisinde bir kazanım olarak yeniden yer almaya başlarlar. Bunu yapmadığımızda, belirli bir mevsimde barınaklar açtığımızda bu evsizler için çok cazip gelmiyor açıkçası. Özellikle Pandemi döneminde çok duyduk evsizlerden. Oluşturulan barınaklar toplama kampı gibi. Gitmek istemiyoruz diyorlar. E Doğal olarak öyle. Yerel yönetimlerin, merkezi yönetimin suçu da yok bunda. Kalabalık var ve kalabalık grupları evlere yerleştiremiyorsunuz. Fiziksel kaynak yaratamıyorsanız ne yapacaksınız? İşte kısa, orta ve uzun vadeli senaryolarla hızlı bir politika geliştirilmesi lazım. Özellikle büyük şehirlere göçü tersine çevirecek politikalara ihtiyaç var. İyi bir iş birliği ile evsizlikten kurtarılabilir insanlar. Biz mesela geldiği yere göndermek için ikna edebildiğimiz evsizleri ki bu gerçekten zor olabiliyor çoğu zaman, çünkü inanılmaz bir gurur meselesi, onur meselesi bu, ikna edebildiğimizde ne yapacaksınız, geldiği yerdeki yerel yönetim, kaymakamlı, sosyal yardımlaşma vakıfları iş birliği yapmak, mümkünse orada bir sivil toplum kuruluşunu paydaş yapabilmek ve orada bir yerel mutabakatı sağlayabilmek. Hatta muhtarı, imamı, öğretmeni birçok kamu çalışanını da içine alan bir çözüm yaklaşımı. Bu açıdan yerelin güçlendirilmesi çok önemli. Kamu kuruluşlarıyla sivil toplumla bir dayanışma ikliminin yaratılması çok önemli. Birine bilet alıp hadi sen memleketine dön demekle olmuyor. İstihdam yaratabilmek önemli. Ya da kışın, belirli dönemlerde, o da kabul ediyorlarsa evsizleri barınma yerlerine alarak sorunu çözmüyorsunuz. Belki sadece çok soğuk kış şartlarına dayanmalarına yardımcı oluyorsunuz ama sorunu sadece geçici olarak ötelemiş, üzerini örtmüş oluyorsunuz. Ama bundan daha fazlasına ihtiyaç var. Bu ihtiyacı çözecek bir mekanizma yok mu? Var! Ama evsizlik çok çetrefilli bir konu. Devletin çözebileceği bir konu değil, toplumun çözebileceği bir konu. Her gün sahada olmamıza rağmen biz dernek olarak bile zorlanıyoruz. Ki gönüllüyüz. 32 binin üzerinde çoğunluğu üniversiteli gençlerden oluşan gönüllü bir topluluğuz. Buna rağmen ikna edemiyoruz insanları. Geçtiğimiz yıllarda Darülaceze’ye birini yerleştirmiştik, baştan aşağı bütün dişlerini değiştirttik hastanede. Bir çok rahatsızlığı vardı. Her gün bizden gıda alıyor, kıyafet, battaniye alıyor ona rağmen, Darülaceze’ye hakkı vardı, “abi gel seni Darülaceze’ye yerleştirelim” dediğimizde bize küfredip gidiyordu. Yaklaşık 1 sene uğraştık. İkna olmadı. Ama bir gün şansa, o zaman üniversite öğrencisiydi, şimdi Başkan Yardımcımız oldu, Şeyma “abi gel seni götürelim” dedi ve ikna oluverdi adam. Ertesi gün Darülaceze ekipleri geldi, Kayışdağı Darülaceze’ye yerleştirmeyi başardık. Ama bu bir süreç. O zaman şunu çok iyi anlamak lazım, devlet burada bu sorunu çözebilecek paydaş değil. Ötekileştirmenin, sosyal dışlamanın önüne geçmek istiyorsak bunu toplum olarak yapmak zorundayız. Devletin tabii üstleneceği bir rol var ama sivil toplumun, sadece aktif olan sivil toplumun da değil, toplumun sivil toplum faaliyetlerine daha güçlü katılım sağlamasıyla inisiyatif almasıyla çözülebilecek sorunlar bunlar. Dayanışma kültürünün sivil hizmet disiplininin iş birliği halinde çalışması gerekiyor.
Sinan Dirlik: Herhalde en çok eksikliğini duyduğumuz konuların başında da bu geliyor. Sivil Ağlar programını da bu nedenle yapıyoruz zaten. Başta söylemiştim genellikle yolumuzu değiştirmeyi, gözümüzü kaçırmayı, çok sıkıştığımızda devlete havale etmeyi, onu da yapamadığımızda birisi bizden bir şey istediğinde “Allah versin” deyip geçmeyi tercih ediyoruz. Ama siz devletin yapabilecekleri sınırlı diyorsunuz. Söz dönüp dolaşıp bize geliyor. Peki biz ne yapabiliriz? Ha tabi bir şey yapmalı mıyız?
Dr. Ahmet Türker: Evet herkes bir şey yapmalıdır. Bakın bu yüz çevirmelerin, göz kaçırmaların ardında ideolojik nedenler yatıyor. Ne yazık ki kutuplaşmış bir toplumda yaşıyoruz. Toplumun belirli bir kısmı bizi eleştiriyor. Mesela diyorlar ki “siz madde kullananları besliyorsunuz!” Bazıları “siz sığınmacıları besliyorsunuz, sizin yüzünüzden buradalar!”… Halbuki doğru değil bu. Biz kimseyi “beslemiyoruz”. Orada bir ara görev görüyoruz. Bu ara görev de sadece bizim ülkemize özgü bir mesele değil. Sivil toplumun dünya genelinde var oluş nedeni bu ara görevler zaten. Artık devletler yetmiyor, şirketler yetmiyor. Bu yüzden sizin organize olmanız, ilgilendiğiniz sorunlara ilişkin çözümler üretmeniz gerekiyor. Biz de işte bu alanlarda çalışıyoruz. Madde kullananları bıraktırmaya çalışıyoruz. Memleketine döndürmeye çalıştığımız sığınmacılar da var. Ama şu da var: Türkiye transit bölge. Dolayısıyla Avrupa’ya geçmek isteyen herkes buraya geliyor. Evet ciddi bir sığınmacı nüfusu Türkiye’de var ama bunların büyük çoğunluğunun Türkiye’de kalmak istediği gibi bir durum yok. Büyük çoğunluğu Avrupa’ya gitmek istiyor. O yüzden Türkiye’yi transit ülke olarak görüyorlar ve kayıt altına girmek istemiyorlar. Ya da kaçtıkları konular var. Mesela Fas’lılarda karşılaştığımız ciddi bir konu var. Pasaport süreleri dolduysa ve ülkelerine gönderilmeleri söz konusu olursa ciddi bir zulme uğrayacaklarını söylüyorlar. Daha geçenlerde öyle bir vaka anlatıldı. Pasaport süresi dolmuş, geçmiş bir kadın. Kadın tecavüze uğramış! Bunlar çok ciddi şeyler. Bu sorunları ancak biz dahil olarak çözebiliyoruz. Mesela bu konuyla ilgili, mülteci alanında çalışan 4-5 tane paydaş kuruluşumuz var. Onlara yönlendiriyoruz. Göç idaresine yönlendiriyoruz. Bir çocuk istismarı ya da kadına dönük şiddet söz konusuysa hemen Bakanlığa yönlendiriyoruz. Yani yine kamu kurumlarıyla çalışıyoruz. İlçe belediyeleri ile çalışıyoruz. İBB İstihdam Ofisi ve psikolojik destek servisleri bizim doğrudan paydaşlarımız. Yeşilay, YEDAM, madde bağımlılığı konusunda bize destek oluyor. Burada olabildiğince tespitini bizim yapmamız bizim de o tespitin ardından ilgili bakanlıklara yönlendirmesini yapmamız gerekiyor. Devlet kurumlarında bu tespitleri yapabilecek sayıda bir memur sayısı yok. Kaldı ki sivil toplum bu tespit görevlerini yapabilecekken devletin bununla ilgili memur istihdamını, kaynak ayırmasını çok da gerekli görmüyorum açıkçası. Bunun yerine kamu kurumlarının gerek merkezi gerek yerel kuruluşların sivil toplum kuruluşları ile paydaş ilişkilerini güçlendirmelerinde büyük yarar görüyorum. Bu akademisyenler için de geçerli. Sadece bir akademik tez üretmek, sadece bir kamu kuruluşuna rapor vermek için çalışmamalı akademisyenler. Direkt sahada olan, direkt evsize dokunan, iletişim köprüsünü kuran kurumlarla iş birliği yapmalılar. Dünya liyakat esasına göre çalışıyor. Bakın biz sahada sığınmacılarla karşılaşıyoruz ama hemen konuyla ilgili uzman kuruluşlarla işbirliğine gidiyoruz. Niye? Çünkü onların alanı mülteciler. Yani “Her şeyi ben yaparım” dememek, onun yerine sahaya inip, sorumluluk alıp, tespit edip gereken koordinasyonu sağlamak lazım. Yerel kalkınma, inovasyon merkezleri büyük önem taşıyor. Akademi, kamu kuruluşları, yerel yönetim, merkezi yönetim ve sivil toplum olarak koordinasyonun sağlanması ve hepsinin eşgüdümlü çalışması gerekiyor. Hepsinin ayrı bir rolü ve sorumluluğu var ve hiç kimse “ben işimi yapayım da gideyim” dememesi lazım. Evsizliğin bize gösterdiği en önemli bulgu, ciddi bir eşgüdüm problemimiz var. Sosyal yardımlarda da durum aynı. Bir kişi 30 tane ayrı sosyal yardım kuruluşundan yardım alamamalı. Bir yandan merkezi yönetimden, yerel yönetimlerden destek alırken bir yandan vakıflardan, derneklerden yardım alamaması lazım.
Sinan Dirlik: Bununla ilgili bir denetim var mı? Böyle hikayeler duyuyoruz çünkü?
Dr. Ahmet Türker: Detaylarını bilmemekle birlikte merkezi yönetimin bunun önüne geçebilmek için bir çalışma yapma gayretinde olduğunu biliyorum. Çünkü herkes farkında bu sorunun. Bu ciddi bir suiistimal alanı. Bunun önüne geçilmesi lazım. Mesele biz bir yardım söz konusu olduğunda paydaş sivil toplum kuruluşlarını arıyoruz, kaynak sağlarken en azından ortak bir şekilde halledelim. Ortak ulaştıralım ki en azından biz ayrı onlar ayrı uğraşmasınlar.
Sinan Dirlik: Belirli dönemlerde hassasiyetlerin arttığı malum. Mesela şu anda Ramazan nedeniyle insanların hayır hasenat işlerini biraz daha fazla önemsediğini biliyoruz. Muhtemelen bir çok hayırsever sizin gibi kuruluşlarla bu dönemde daha fazla temas kuruyordur. Ancak meselenin hayır hasenat işlerinden daha karmaşık olduğu muhakkak. Hayırseverlik yetiyor mu bu noktada?
Dr. Ahmet Türker: Evet bu sosyal yardım işleri hayırseverlik ancak ne yazık ki bu hayır severlik günümüz sorunlarının çözümüne yetmiyor. Teknoloji gelişti ama beraberindeki bilgi kirliliği bile bir çok çatışmaya neden olabiliyor. Günümüz dünyası 7/24 her dakika sorun üretirken bizim de 7/24 sorunlara karşı çözüm üretecek gönüllülük bilincine sahip olmamız lazım. Biz genellikle bunu 5 senedir anlatmaya çalışıyoruz. Nitelikli gönüllülük çok önemli. Bir insanın hayatına dokunuyorsunuz çünkü. Bir alışveriş yaparken bile arkadaşlarınıza sorarsınız, internetten araştırırsınız değil mi? Alt tarafı bir ürün alıyorsunuz oysa… Bir insanın hayatına dokunmadan önce de kusura bakmayın, önce araştıracaksınız, bilgi sahibi olacaksınız, ondan sonra o insanın hayatına dokunacaksınız. Konu engellilikse mesela onu araştıracaksınız. Bilmeden dokunmak çok fena bir şey. Travmalara yol açabilirsiniz, bunu yapmamanız lazım. Sivil topluma katılmak, nitelikli bir şekilde katılmak çok önemli. Hayırseverlik sadece maddi bir şey. Gönlümüzü rahatlatan bir şey. Elbette değerli bir şey. Ama sorunların hiçbiri tek boyutlu değil. O nedenle sadece ekonomik boyutuyla yaklaşmamak lazım.
Hayırseverlik güzel bir şey ama sorunları çözmeye yetmiyor…
Sinan Dirlik: Ama fırsat fırsattır, Ramazan hassasiyetini değerlendirelim. Var mı şu anda Ramazan nedeniyle gerçekleştirdiğiniz özel projeler?
Dr. Ahmet Türker: Bizler genellikle sponsorluklarla çalışıyoruz. Gıda dağıtımlarını, eşya ve kıyafet dağıtımlarımızı zaten 365 gün boyunca yapıyoruz. Belirli dönemlerde battaniye dağıtımı yapıyoruz. Evsizlerin ameliyatlarından temel sağlık hizmetlerine, ilaç masraflarına kadar sponsorluklar bulabilirsek karşılıyoruz. Ramazanlarda ve bayramlarda gıda kolileri dağıtıyoruz. Bu yıl alışveriş kartları dağıtacağız. Bunu da imece kültürüyle yapacağız. Bizim bağışçılarımızın %80’i bireysel. Çok küçük bağışlar yaparak bizi finanse eden çok sayıda insan var. Birkaç sponsordan çok daha kıymetli tabii bu. İmece kültürüyle 25 TL ve katlarından oluşan alışveriş kartlarıyla hanelerin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışacağız. Gizli evsiz dediğimiz, derin yoksul ama bizim evsizlerden farklı görmediğimiz ama parkta, metroda kalmayan insanlara ulaştıracağız bu kartları. Bunun dışında Askıda Yemek projemiz 365 gün devam ediyor. Yıllardır sürdürdüğümüz bir proje bu, insanlar askıya yemek bırakıyorlar. Biz onları evsizlere ulaştırıyoruz. Ramazan’da sık geliyor mesela, fitre ile bir kişinin yemek ihtiyacını karşılayabiliyor muyuz diye. Bunu yapabiliyorlar. Fonzip üzerinden yürütüyoruz bu işleri. Özellikle instagram hesabımızdan bakıp bilgi edinebilir insanlar. Fonzip üzerinden sertifikalara ulaşabilir ve bağış yapabilirler. Yakında web sitemizi güncelliyoruz. Web sitemiz üzerinden de fonzip ile bağışta bulunabilirler.
Sinan Dirlik: Şunu da sormadan edemeyeceğim. Toplum ağır bir güven erozyonuna uğradı. Sizin sohbetin başında haklı olarak bireyselleşmeyle eleştirdiğiniz kayıtsızlaşmanın altında biraz da güven erozyonu var kanımca. Birtakım kuruluşlar toplumun güvenini sarstı. Bu sorunla karşılaşıyor musunuz? Nasıl rahatlatabilirsiniz insanları?
Dr. Ahmet Türker: Bize bağış yapmak isteyen şirketlere bile aynı şeyi söylüyoruz: Bağız yapmadan önce gelin bir dağıtıma katılın, ondan sonra yapın ne yapacaksanız. Çünkü yaptığımız işe güveniyoruz. Zaten sivil toplum kuruluşu olma nedenimiz de buydu. Yoksa birçok sivil toplum kuruluşu var. Bağışlara güvensizlik, kurumlara güvensizlik bizim açımızdan da çok önemliydi. Tabii vizyon farklılıkları da var ama ondan daha önemliydi bu güven erozyonu… Başlangıçtan itibaren 2 konuya büyük önem verdik. 2 büyük rahatsızlığımız vardı çünkü. Öncelikle yeni nesilin sivil toplumda daha etkin bir yer edinememeleri rahatsız ediciydi. Gençlerin enerjisinden, fiziki gücünden faydalanan ve onları sadece bu alana hapseden anlayıştan rahatsızdık. Mesela 7 kişilik yönetim kurulumuzun 2 kişisi henüz daha yeni mezun. 1 tanesi hala üniversite öğrencisi. Gönüllülerimizin çok büyük bölümü üniversite ve lise öğrencisi. Gençlerin zamanları var, enerjileri var. Onlara daha fazla alan açmak gerekiyor. Bu alan açılmadığında gençler ya kötü alışkanlıklara yöneliyorlar ya da bir takım siyasi grupların eline kalıyorlar. Bizler de genciz o halde genç kardeşlerimize bizim de arzuladığımız onların da arzulayacağı bir alan açalım. Sorunların çözümünün baş aktörleri arasında yer alsınlar. İkinci konu da özellikle bu bağış konularıydı. Kayıtlı biçimde yardıma çok büyük önem veriyoruz. Kayıtlı ve doğru harcanmasına. Bakın 32 bin kişi geliyor dağıtıma. İnsanlar bağış yaparken de, bağışları ihtiyaç sahiplerine ulaştırılırken de her aşamada denetleyebilirler bütün mekanizmayı. Ben yönetim kurulu başkanıyım. Ben dahil yönetim kurulu, disiplin kurulu ve denetim kurulundaki hiçbir arkadaşımız hiçbir şekilde, hiçbir ad altında dernekten ücret alamaz. 2018’de tüzüğümüzde yer alan karar hükmünce hiçbir şekilde ve hiçbir ad altında kimse ücret alamaz. Buna “huzur hakkı” da dahil. Her birimiz farklı alanlarda çalışıyoruz. Bu noktada bağış konusunda insanların hassasiyetini biliyoruz. O yüzden de bu tarz önlemler aldık. Herhangi bir suiistimale imkân kalmasın. Bir “Açık Açık STK’sıyız”, beyannamelerimizi yayınlıyoruz, şeffafız, hesap verilebilirliği önemsiyoruz. Kısacası üzerimize düşen her şeyi yapmaya çalışıyoruz. Ama hepsinden önemlisi, herkese çağrımızdır: Gelsinler, her aşamada derneğimizin faaliyetlerini izlesin, incelesinler. İçlerine sinmiyorsa içtenlikle söylüyorum, bağış yapmasınlar. Maalesef en fazla suiistimal edilen konular bu yardım işleri. Özel sektörde de bu böyle. Kurumsal sosyal sorumluluk adı altında toplumun sivil topluma, gönüllülük faaliyetlerine, dayanışma ve yardımlaşmaya güveni sarsıldı birçok olumsuz örnek yüzünden. Yardımlaşmaya bu kadar yatkın bir toplumun gönüllülük ve bağışçılık konusunda dünyada bu kadar geri sıralarda olması utanç verici ama bu utancı yeni nesil Sivil Toplum Kuruluşlarının, gönüllülerinin aşabileceğine inanıyorum.
Sinan Dirlik: Bu kadar çok katmanlı bir sorunu bu kadar kısa sürede derinlemesine tartışabilmemiz elbette mümkün değil. Ama Sivil Ağlar programının amacı da biraz bu kısa sohbetlerden yola çıkarak taşın altına elini koyanların merak edilmesini sağlamak. Bu sohbetlerden sonra dileriz ki izleyicilerimiz, okuyucularımız ele aldığımız konuyu, konuğumuz olan sivil toplum kuruluşunu ve çalışmalarını merak edip web sitesini ziyaret etsinler, bizzat bağlantı kurarak derinlemesine bilgi alsınlar. Bu sohbetten sonra da dileriz Çorbada Tuzun Olsun Derneğinin web sitesini ziyaret eder, sosyal medya hesaplarını takibe alır, neler yaptıklarını yakından izler, belki de destek verirsiniz.
Dr. Ahmet Türk: Evsizlik gibi herkesin görmezden geldiği bir konuyu görünür kılmak üzere bu sohbeti gerçekleştirdiğiniz için ben özellikle teşekkür ediyorum. İki önemli noktaya vurgu yapmak istiyorum. Bazen insanlar uzakta oldukları için, yoğun oldukları için nasıl gönüllülük yapabileceklerini bilemiyorlar. Oysa yapabilecekleri çok şey var. En basit haliyle “Uzaktan Gönüllülük” yapabilirler. Güvendiğiniz sivil toplum kuruluşlarının sosyal medya hesaplarını takip edin, onların faaliyetlerini, paylaşımlarını sosyal medya hesaplarınız aracılığıyla yaygınlaştırın. Bu şekilde o sivil toplum kuruluşlarına hiç sahaya bile inmeksizin destek verebilirsiniz. İkinci önemli nokta da şu: Gönüllülük bir hobi değil. Sivil alan boş zamanınızı değerlendirebileceğiniz bir faaliyet alanı değil. Sorunları görüp, sorunları çözmek için sorumluluk almak gerektiğini fark edip bu sorumluluğu da alacak kişi benim diyebilmeyi gerektirir. Ve son olarak, dışarıda gördüğünüz evsizleri bize bildirebilirsiniz. Sosyal medyada ona sövmek buna sövmek, şikâyet etmek yerine her birimizin harekete geçmesi çok büyük önem taşıyor. Bizler insanların hikayelerini değiştiriyoruz. Abisi Gezi parkında donarak ölen birini 1 buçuk yıllık bir çabanın sonunda artık devlet memuru olabilecek bir noktaya getirebildik. Bütün bu güzel şeyleri başarabilmemizi sağlayan tek unsur gönüllülüktü, o sivil iradeyi koyabilmekti. Ama bu sivil iradeyi sadece benim ya da Sinan Bey’in değil, bu röportajı okuyan, izleyen herkesin gösterebilmesi gerekiyor. Bu bir bayrak yarışı, herkesin bu yarışta yer alması gerekiyor. Çok fazla sosyal sorunumuz var, bu sorunların çözümünde her birimize çok fazla ihtiyaç var. Hangi alanda çalışacağınıza siz kendiniz karar vereceksiniz ama bilin ki bir yerlerde sizlere, her birinize ihtiyaç var. Bu hikayeleri ancak hep birlikte değiştirebiliriz.
Çorbada Tuzun Olsun Derneği Gönüllülük
Bir Film İzle:
Tabutta Rövaşata