29 MART
Edebiyata gönül vermiş hevesli ve tutkulu genç yazar adaylarına, özellikle de öykü alanına yöneleceklerse bir ismi mutlaka okumaları salık verilir: Memduh Şevket Esendal. Kendisi için “Yerli Çehov” denmesine sebep olacak kadar etkilenmiştir Rus yazar Anton Çehov’dan. Ancak, durum öykülerini olağanüstü sade diline karşın muazzam bir çarpıcılıkla kuran Esendal’da ümit, coşku ve neşe baskındır. İttihat ve Terakki üyesi olması sebebiyle, dilinde ve üslubunda baskın olan bu özellikleri başka insanlara layık görmediğini düşünebiliriz. Ancak yazar, memleket tarihindeki en etkili derin devlet organizasyonlarından biri olan Teşkilât-ı Mahsusa’nın kurulmasından sonra bu örgütten ayrılmıştır. Günün sonunda, bürokrasi ve politikaya edebiyattan fazla zaman ayırmış olmasından daha büyük bir sorunumuz yokmuş gibi görünüyor. Buna rağmen kalemini hiç de az oynatmamıştır. İki romanından biri olan “Ayaşlı ile Kiracıları”, Türk Edebiyatının en seçkin örneklerinden biridir. Yine de Esendal’ı “öykücü” olarak yad etmek bize daha iyi geliyor.
1883 yılında, bugün doğmuştu Memduh Şevket Esendal. Yazarlığı hedeflemiyorsanız bile bir okur olarak onun eserlerinin size ümit, coşku ve neşe vereceğinden eminiz. Size de iyi gelecektir. İyi ki doğmuş.
30 MART
“Çocukların öldüğünü istemem,” diyor Ziya Osman Saba, 1950 yılında. Bu bir dilek: Hepimizin dileği. Çocuklar, içinde yaşadığımız sistemin savunmasız kurbanları. Kimi sağlık, kimi eğitim, kimi iş yaşamı alanındaki politikalardan zarar görüyor. 115 yıl önce bugün doğan Saba’nın bu dileğini büyütmek öylesine önemli ki!
Elbette biz de çocukların öldüğünü istemeyiz. Gençlerin de. Ama ah, “oy dere Kızıldere”.
1972 yılındayız. “Denizler” tutsak, idam onaylanmış, infaza pek az bir vakit kalmış. Türkiye’deki devrimci hareketin genç önderlerinden Mahir Çayan ve yoldaşları, 26 Mart 1972’de Ünye’de NATO’ya bağlı çalışan üç teknisyeni kaçırdı. Amaçları, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemekti. Ancak çok geçmeden, John Law, Gordon Banner ve Charles Turner adındaki teknisyenleri rehin olarak tuttukları, Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyündeki ev komandolar tarafından kuşatıldı. Yapılan çağrılara direnişle karşılık veren ve kendileri teslim olmadıkları gibi rehineleri de serbest bırakmayan devrimci gençlere yönelik olarak 30 Mart günü silahlı operasyon başlatıldı. Olayı analiz eden tüm güvenlik uzmanlarınca “sağ şekilde yakalanmalarının mümkün olduğu” belirtildiği halde öldürme amacı ile başlayan saldırıda askerler ile çatışmaya giren devrimciler ağır silahlarla katledildi. Mahir Çayan’ın başından vurularak öldürülmesinin hemen ardından, rehin alınan teknisyenler de gençler tarafından infaz edildi. Kızıldere Katliamı’nda Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ömer Ayna, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, Ahmet Atasoy güvenlik güçlerince öldürüldü; Ertuğrul Kürkçü ise yakalandı. İdamlarını engellemek istedikleri yoldaşları 6 Mayıs 1972 günü darağacına yollandı. Türkiye’nin her anlamda en ilerici, en zeki, en yaratıcı çocukları lanet bir alışkanlıkla sürekli iğdiş edildi, ediliyor.
“ONLAR”I UNUTMAYACAĞIZ!
Ancak Türkiye’de de dünyada da direnişler ve direnişçiler asla tükenmiyor. Tükenmeyecek. Yaşar Kemal’in dediği gibi, “Nerede halkına zulmeden, halkını cehalete sürükleyen, öldüren bir Abdi Ağa varsa, orada İnce Memedler de olacaktır elbet.”
Nazilere karşı Avrupa’daki en erken direnişlerden birini başlatmıştı. 30 Mayıs 1941 gecesi, arkadaşı Apostolos Santas ile birlikte Atina Akropolü’nde dalgalanan Nazi bayrağını indirirken hiç tereddüt etmedi. O dönemde Yunanistan, Almanya tarafından işgal altındaydı ve bu cesur eylem sadece Yunan halkının moralini yükseltmekle kalmayıp Avrupa’daki başka direniş hareketlerine de ilham verdi. Hitler’in ordularına karşı yapılan ilk sivil eylemlerden birinin mimarı, Manolis Glezos’tu.
Elbette, eyleminden kısa bir süre sonra, 1942’de o da yakalandı, hapse atıldı ve ağır işkencelere maruz kaldı. Her özgür kaldığında direniyor, her direndiğinde faşistler tarafından yeniden tutsak ediliyordu. Ülkesinin işgalinde halkının rehberlerinden biri olan Glezos, savaş sonrası ülkesinin hükümeti tarafından defalarca hapsedildi ve sonunda sürgüne gönderildi. Sürgünde bulunduğu sürece casusluk faaliyeti yürüttüğü ileri sürülerek bir kere daha tutuklandı: 4 yıl. 1967’de bu kez Albaylar Cuntası tarafından tutuklandı: 4 yıl. Hakkında birkaç kez ölüm cezası, birkaç kez müebbet verildi.
Manolis Glezos, 1981 ve 1985 yıllarında Yunan Parlamentosu’na seçildi. Siyasi hayatı, 2000’li yıllardaki Sol Koalisyon (Syriza) ile devam etti ve 2014’te Avrupa Parlamentosu’na seçildiğinde “en yaşlı üye” unvanını aldı. 30 Mart 2020’de Glezos hayatını kaybettiğinde Yunanistan’da aldığı son unvan, “Ulusal Kahraman”dı. Onun ölümüyle ülke genelinde büyük bir yas ilan edildi.
Aslında zerre kadar önemi yoktur, nerede durduğumuzu bildiğimiz müddetçe: Ne zaman “hain” denir ne zaman “kahraman”…
31 MART
Vikipedi Türkçe sayfasının bir yerinde şöyle denmiş onun için: “Kendi kendini yetiştirmek isteyen Paz, 1935 yılında hukuk eğitimini yarıda bıraktı.” Aslında zerre kadar önemi yoktur, ne olduğumuzu bildiğimiz müddetçe: Diplomalı mıyız, diplomasız mı? Ne hak ettiğimiz diploma elimizden alınsın isteriz ne de diplomasını almamış olsak bile verilen emeğimiz… Hikâyenin sonunda, yazdıklarıyla, Cervantes gibi büyük bir isim adına verilen ödülü de Nobel Edebiyat Ödülü’nü de kazandı Octavio Paz.
Doğum günü bugün.
“Bir ağaç kadar yalnızım,
ama köklerim derinde, sesleri duyuyorum.”
Octavio Paz, “Ağaçlar” – Çeviri: Cevat Çapan
1 NİSAN
Toprakta ağaç, toprakta kökler… Şimdi biz de duyuyoruz sesleri:
Bu toprakta kalır adın
Tohumların arasında
Yeşilinde tarlaların
Başakların sarısında
Yıllar geçse de aradan
Kopar gelir ırmaklardan
Işır yine kurşunlanan
Dostlarının yarasında
Ülkü Tamer, “Ağıt”
Böyle bir “Şaka Günü”nde, Ülkü Tamer gideli hiç şakasız yedi olmuş bile… Saygıyla anıyoruz.
*
Tam da mehtaba doğru giderken iki kişiyi daha alalım yanımıza. İlki, Sophia Loren. Hayır, ne doğdu bugün ne öldü. İstanbul’a geldi! İstanbul Film Festivali’ne: “Yaşam Boyu Başarı Ödülü”nü almaya… İkincisi de Tarık Akan ama orada “biri” daha var: Sapasağlam!
Aslında o yıl festival için ilk davet edilen kişi, Emmanuelle Béart olmuştu. Ancak Fransız aktris, 2005 yılının 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü gösterilerinde kadınların yoğun bir polis şiddetine maruz kalmasını gerekçe göstererek, Türkiye’ye gelmeyi reddetmişti. Reddeden de gelen de başımızın tacıdır.
O güne dair hoş bir görüntü hatırlıyoruz: Sophia Loren’i “görmeye” gelen biri! Hem Yeşilçam döneminden hem de politik filmlerinden belki de Türkiye’nin en fazla hayranı olan aktörlerinden biri, yakışıklımız Tarık Akan, eli ayağı titreyerek Sophia Loren’i yakından görmek için gelmişti. Aslında zerre kadar önemi yoktur, ne olduğumuzu bildiğimiz müddetçe: Kim bize hayran, biz kime hayranız?
2 NİSAN
Yazar vardır, keşfedilmeyi beklemez. Daha ilk kitabında okuyucusuyla buluşur. Bir anda toplumun değişik kesimlerinde, değişik kültür katmanlarında yankısını bulur. Hayatı da kendi sınırlarını aşar. Ne yazık, ölümü de…
Kimdir o, dersiniz?
Aziz Nesin ile birlikte “kapatılmadığı zamanlarda” çıkardıkları ve ismi de bu sebeple sürekli değişen “Marko Paşa”, “Malum Paşa”, “Merhum Paşa” dergilerinin bir diğer sloganı da şuydu: “Yazarları içeride olmadığı zamanlarda çıkar.” Tutsaklıktan şikayet bir lüks ülkemizde. Çünkü o derginin yazarlarından biri katledildi, biri de Türkiye’nin en karanlık katliamlarından birinden kıl payı kurtulabildi.
Türk Edebiyatına hem öykü, hem roman hem de şiir dalında şaheserler kazandırmış büyük bir yazardı Sabahattin Ali. Osmanlı İmparatorluğu döneminde doğmuş, genç yaşlarında gelişen duyarlılığı nasıl bir yol çizeceğini de ilk elden belli etmişti. Bütün hayatı siyasi baskılar, hapis cezaları, sürgünler, aziller ve yoksulluk ile geçti. Buna karşın çok önemli eserler verdi. Sinop Cezaevi’nde bulunduğu dönemde yazdığı “Hapishane Şarkısı Beşlemesi” şiiri, kısa bir süre önce kaybettiğimiz Edip Akbayram’ın olağanüstü yorumuyla hala kulaklarımızda.
Sabahattin Ali ülkede yaşadığı haksızlık ve hukuksuzluklardan bıkmış, 1940’lı yılların sonunda yurt dışına kaçmaya karar vermişti. Bu amaçla, bir cezaevi arkadaşından yardım isteyerek yola çıktı. O arkadaşının tanıştırdığı Ali Ertekin ile çıktı son yolculuğuna Sabahattin Ali. Kırklareli’ne vardıklarında verdikleri bir mola esnasında Sabahattin Ali kitabını okurken, kendisine arkadan saldıran Ali Ertekin onu acımasızca katletti. Söylediğine göre, yazarın komünist olmasından rahatsız olmuş ve Ruslarla işbirliği yapacağından şüphelenmişti. “Milli hisleri kabarmıştı.” Oldukça sık kabaran bu hislerin bizi ne kadar eksilttiğini biliyorsunuz.
*
Ama biz bugünü yine de bizi eksiltmeyen aksine çoğaltanlarla kutlayacağız. Onlarla olmak, onlarla birlikte gülümseyebilmek, bir arada ve “farkında” olarak yaşamak büyük bir mutluluk, koca bir servet bizler için.
2 Nisan Otizm Farkındalık Günü. Bir gün değil, her gün farkındayız!
3 NİSAN
Düşünceleriyle, davranışlarıyla, tertemiz diliyle Fethi Naci gibi eleştirmenler pek de kolay gelecek gibi durmuyor artık. Doğumunun 98. yılını saygıyla kutluyoruz.
“Ama uçurtmaları artık göremeyeceğimi biliyorum. Beton, birçok şey gibi uçurtmaları da öldürdü! Her yerde!” demişti. Betonlar yığılmaya devam ediyor hâlâ… Her yerde!
4 NİSAN
Bugünü neresinden tutalım? Bugünü şenlendirenleri hangi patilerinden yakalayalım? Onların, ONLARIN DA yaşam alanlarında göz göre göre katledilmelerini nasıl daha çok, daha çığlık, daha feryat haykıralım? HER YERDE!
Bugün Dünya Sokak Hayvanları Günü. Elbette yıllardan beri ama bu yıl daha da azgınlaşan bir cinayet şebekesi tarafından her an, her yerde hedefteler. Sokaklarda, apartmanlarda, köylerde, kentlerde, barınaklarda ve her yerde. AKP Hükümeti’nin çıkardığı son yasalar ile onların daha sistemli bir şekilde yok edilmelerinin yolu sonuna kadar açıldı. Yalnızca kamu kurumları değil, hayvan düşmanlarının neredeyse tamamı da sokak hayvanlarını avlamak için meydana indi. “Cezai yaptırım” şöyle dursun, hayvan öldürenlerin ödüllendirileceği günlere doğru gidiyoruz, daha fazla ses çıkarmazsak. “Yarın sıra şuna da gelir”, “Bugün buna sessiz kalırsanız” gibi kıyaslamalara hiç niyetimiz yok. Zulüm terazisi değiliz ve kaybedecek bir tek canımız bile yok!
Sokak hayvanlarına özgürlük! Ya hep beraber ya hiçbirimiz!
*
BONUS
Kütüphane Haftası (31 Mart – 6 Nisan)
Kütüphane Haftası, Türkiye’de 1964 yılından beri Mart ayının son pazartesi günü ile başlayan hafta kutlanır. 21. yüzyıl kütüphane hareketinin, tarihi mirası koruma ve geleceği kucaklamakla ortaya koyan o çarpıcı binaya dönüyoruz. Kuruluşundan sonra geçen yirmi yılda yeni İskenderiye Kütüphanesi, konferanslara, seminerlere, konserlere, tiyatro performanslarına ve İskenderiye Uluslararası Kitap Fuarı’na ev sahipliği yapmıştır. Kütüphanenin on beş kalıcı sergisi ve çarpıcı mimarisi, 2020 Coronovirus pandemisi nedeniyle geçici olarak kapanmasına dek yılda 1,5 milyonu bulan sayıda düzenli bir ziyaretçi akınına uğramasını sağladı. Tamamen dijitale geçiş, kütüphane camiası için tehlikeleri olmayan bir seçim değildir. Aslında kütüphaneler, varlarını yoklarını, yakın bir zamanda kazanacağı büyük yaygınlıkla kütüphaneleri devri geçmiş kılabilecek bir teknolojiye yatırıyorlar. On yıl içerisinde, koca şehirleri ve hatta ülkeleri kapsayacak Wi-Fi ağları kurmak teknik olarak gayet mümkün hale gelebilir. Kütüphanenin sağlığının, kitabın sağlığına bağlı kalacağını düşünmemek güçtür. Bir insan eseri olarak kitap, yüzyıllar boyunca istisnai bir dayanıklılık sergiledi. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünü, el yazmalarından matbaaya mecra geçişini ve kabul edilemez bulunan metinlere erişimi sınırlamak yönündeki sayısız girişimi sağ atlattılar. En son olarak kitaplar, kendilerini mezara götürmek üzere gönderilen tabut taşıyıcıları olan mikrofilm, CD-ROM ve şimdi de e-okuyucuların üstesinden geldiler. Kitabın elle tutulur oluşu, başarısının ve çok yönlülüğünün kilit bir ögesidir. Kitap bir kılavuz, bir totem, bir ansiklopedi ve bir eğlence kaynağı olabilir. Ve kütüphane de, hem bir yer hem de bir fikir olarak, kitaplardaki bu değişkenliğe sahiptir.
(Kaynak: “Kütüphane Kırılgan Bir Tarih”, Ekim 2023, Çeviri: Buğra Can Bayçifci)
Hazırlayan: Demet İskeçeli & Emre Dursun